Bir varmış bir yokmuş. Uzak mı uzak diyarlarda, bilinmez zamanlarda bir arpalık varmış. Bu arpalık etrafı çitlerle çevrili, içi tam cennet bahçesi bir yermiş. Yemyeşil otlakların, sıra sıra ağaçların, rengarenk çiçeklerin, akarsuların, göllerin, şelalelerin olduğu bu arpalık, o bölge insanları için çok özelmiş. Çünkü insanların yaşadığı yerde, buradaki bolluk ve bereketten eser yokmuş. Tozun toprağın içinde, sefil bir hayat yaşarlarmış. Onları sefaletten kurtaracağını düşündükleri hayvanlarını bu arpalığa gönderirlermiş. Biz yemeyelim hayvanlarımız yesin, bize hiç olmazsa süt, yumurta, et versin, bağımızı, tarlamızı sürsün, derlermiş. Tüm yiyecek ve iş ihtiyaçlarını karşılayacağı için hayvanlarının buradan beslenmesi insanlar için çok önemliymiş.

Arpalık o kadar da büyük olmadığından belli sayıda hayvan alınabiliyormuş. Bu nedenle tüm hayvanlar canhıraş oraya girebilmeyi istiyormuş. Onların derdi sahiplerine yani insanlara hizmet etmek değil, kendi rahatları, kendi mideleriymiş. Dışarıda kaldıklarında yeterince keyfini süremeyecek, aynen insanlar gibi sefil bir yaşam süreceklermiş. Hayvanlar bunu istemediği için en büyük hayalleri bu arpalığa girebilmekmiş.

Arpalığa hayvanlar belli dönemlerde gönderilirmiş. Bu dönem boyunca güçlenmiş olarak akşamları köylerine geri dönmeleri ve sahiplerine hizmet etmeleri istenirmiş.

Arpalığa farklı farklı hayvan türleri gönderilirmiş. İnekler, aygırlar, beygirler, köpekler, eşekler, tavuklar, kazlar… Hayvanların verimine göre hangi dönem hangisinden kaç hayvanın gideceğine karar verilirmiş. Bu sayı her dönem değişirmiş.

İşte böyle dönemlerden birinin daha sonu yaklaşmaktaymış. Arpalığın içindeki hayvanları almış bir telaş. Acaba yeni dönemde de burada kalabilecek miyim diye düşünür dururlarmış. Her hayvan türü, kendi sürüsü içinde yaşarmış. Her sürü en kalabalık kendisinin olmasını istermiş. Böylelikle hepsinin yeniden arpalığa girebilmesi mümkün olabilirmiş.

Geldikleri günden beri sahiplerini düşünmeyen, söz verdikleri verimi sunmayan hayvanlar, şimdi sahiplerine şirin görünme derdine düşmüşler. Arpalıktan akşamları çıkıp evine hizmete gitmesi gerekirken bunu yıllardır yapmayanlar dönemin sonu yaklaştıkça her akşam evlerine, köylerine gider olmuşlar.

Bütün bunları kendi sürüleri içinde tartışırlarmış.

Sonu yaklaşmakta olan bu dönem, arpalıkta 4 hayvan türü varmış. En kalabalığı inek-öküz ve mandalardan oluşan büyükbaş sürüsüymüş. Onlardan daha az kalabalık olan katırlar, aygırlar ve beygirlerden oluşan sürüymüş. Kurt köpeği sürüsü de pek az sayılmazmış. Bir de kuş familyasından olup uçamayan tavuk, horoz ve kaz sürüsü varmış. Bunlar sayıca en az olanlarıymış. İçlerinde farklı kuş türlerini barındırırlarmış. Örneğin bu dönem içlerinde bir keklik de varmış.

Her hayvan sürüsü ayrı hesaplar içindeymiş. Hepsinin amacı yeni dönemde de arpalığa gelebilmek.

Büyükbaş hayvan sürüsü en kalabalığı olduğu halde, büyük bir panik yaşamaktaymış. Çünkü sahiplerine verdikleri hiçbir sözü tutmamışlar. Kendileri o kadar çok yiyip de şişmişler ki, cins olmadıkları halde çok iri cüsselere ulaşmışlar. Ak sütlerini bile kendileri içiyormuş. Öküzler tarlalara çalışmaya gitmiyor, arpalıkta bir o yana bir bu yana fink atıyormuş. Tüm hesapları arpalığı soyup soğana çevirmekmiş. Otları, yaprakları, hatta ihtiyaçları olmadığı halde samanları, ne bulurlarsa çalıp balyalar halinde mağaralarda istifliyorlarmış. Bu balyalar mağaraları o kadar doldurmuş ki, yiyerek sıfırlayamayacakları kadar çokmuş.

Bu sürünün başındaki öküz, o kadar doyumsuzmuş ki, bu arpalıkta yemedik bir şey bırakmadığı halde, bu arpalığın dışında olan bir ahıra geçiş yapmış. Ahırın nimetlerinden faydalanıyormuş ama hala öbür gözü bu arpalıktaymış. Bu arpalıktaki sürüyü danaya emanet etmiş. Dana doğal olarak ufak tefekmiş. Sürüyü kontrol altında tutmakta zorlanıyormuş. Bu nedenle öküz bu sürüye de sürekli müdahalede bulunuyormuş. Bu baş öküzün bir amacı varmış: Ahır ve arpalığı birleştirmek. Ahırı arpalığa taşımak. Böylece her iki tarafın sonsuz nimetlerinden faydalanacağını düşünüyormuş. Bunun için gözünü karartmış.

Baş öküz bir gün yeni arpalığın havadar, tren yolu manzaralı yerine uzanmış, önünden geçmekte olan treni geviş getirerek izlerken hayallere dalmış. Hayalinde tek ve kocaman bir arpalık görüyormuş. İçinde de kocaman ahırını… Tam bu sırada ona hizmet eden bir domuzun seslenmesiyle irkilmiş.

Domuz: Emanetçi dana geldi efendim demiş.

Baş öküz: İyi çağırın gelsin

Emanetçiyi içeri çağırmışlar. Emanetçi dana, sürüsündeki ineklere yalattığı saçlarını savurarak girmiş içeri.

Öküze durumun pek parlak olmadığını, insanların kendilerinden istedikleri verimi alamadıkları için umudu kestiklerini söylemiş. Bir şey yapmalıyız, ya bizim sürüyü artık göndermeyecekler, ya çok azımızı gönderecekler, ya da arpalığı tümden ortadan kaldıracaklar diye korkusunu dile getirmiş. Böyle devam ederse senin ahırla bizim arpalığı birleştirmemiz pek mümkün olmayacak gibi demiş. Bizim sürüyü sürekli köylerine yolluyoruz, ben de sürekli insanların karşısına çıkıp ne kadar çalıştığımızı göstermeye çalışıyorum ama yetmiyor demiş.

Öküzün bu anlatılanlardan dolayı morali oldukça bozulmuş. Kırmızı görmüş boğa gibi sağa sola saldırmaya başlamış. Bir işi beceremediniz, ben arpalıktayken böyle miydi diye danayı azarlamış. Ben de insanların karşısına çıkıp senin sürünün ne kadar güzel şeyler yaptığına inandırmaya çalışacağım demiş. Ve başlamış o da köy köy gezmeye…

Aygır, beygir ve katırlardan oluşan taşıyıcı sürünün, kendine faydası yokmuş. Kendi belini zor doğrultuyorlarmış. Ama bu sürünün başındaki katır, insanların karşısında çok güçlü kuvvetli gibi görünmeye özen gösteriyormuş. Dört nala koşup güç gösterisi yapmak istiyor ama her defasında ya tökezliyor ya da nefes nefese kalıyormuş. Bir türlü şaha kalkamıyormuş.

Kurt köpeği sürüsü havlaya havlaya geziyor, saldırgan bir hava yaratmaya çalışıyormuş. Ama insanlar ‘hoşt’ diye kovaladığında kuyruğu arka bacaklarının arasına sıkıştırıp çareyi kaçmakta buluyormuş. Büyükbaş sürüsünü de korkutmaya çalışıyor ama onların boynuz darbesi karşısında çaresiz bir o yana bir bu yana kaçıyorlarmış.

Kanatlılar sürüsü ise bir türlü uçamadıkları için kendi yörelerinde dolanıp duruyorlarmış. Arpalık içinde kendilerine ait bir kümes varmış. Bu kümes hergün birkaç kez aydınlatılıp karartılıyormuş. Bunların arasına karışan bir keklik varmış. Doğası gereği sürekli kendi sürüsündekilerin tuzağa düşmelerine neden oluyormuş. Tuzağa düşen ve kandırılan tavuklar, gün ışığı sürekli değiştiği için günde birkaç kez yumurtluyormuş. Bu nedenle güçten kuvvetten düşmeye, iyiden iyiye şekilsizleşmeye başlamışlar.

Arpalıkta genel durum bu şekildeymiş. İnsanlar hayvan sürülerini kendilerine faydalı olsunlar diye gönderiyormuş ama istisnasız tüm sürülerin hayvanları, kendi keyfindeymiş. İnsanları düşünen, gerçekten onlara hizmet için yaşayan bir sürü yokmuş.

İnsanlar bu durumun farkındaymış. Kendi aralarında köyde bir toplantı yapmışlar. Bu toplantıda hayvanların sürekli olarak kendilerini aldattığını, bu nedenle arpalığın hiçbir işe yaramadığını, arpalığı kapatıp tüm hayvanları köye getirmenin en iyisi olacağını söyleyenler olmuş.

Buna karşılık, bir şans daha verilebileceğini, bu defa gerçekten çalışmalarının sağlanabileceğini savunanlar da olmuş. Sonuç olarak yeni bir çözüm üretmeye karar vermişler. İnsanlar bu toplantıyı hayvanlardan gizlemişler. Hiçbir şeyden haberleri yokmuş gibi, hayvanların çalışmasından memnunmuş gibi davranmaya devam etmişler.

Hayvanlar da rehavete kapılıp geviş getire getire yayılmaya devam etmişler. Bilmiyorlarmış ki; söz verdiği hizmetleri yerine getiremeyen, süt-yumurta vermeyen, tarlada çalışmayan, köyü korumayan arpalık ahalisinin bir kısmı yaklaşan bayram için kurbanlığa, bir kısmı üstü başı dökülen köy çocukları için deri tabakhanesine, kalanlar da kendi başlarının çaresine bakmaları için yılkıya ayrılmış bile. Artık gerçek bekleyiş köydeymiş, çünkü günlerden bayram arifesiymiş.

Ama artık sonlarının geldiğini anlamışlar. Bu korku da onlara yetmiş. 

İlgili Yazılar