Şiiriniz ve toplumsal mücadelenin yolları ne zaman kesişti? ’70’li, ’80’li yıllar, çalışmalarını yürüttüğünüz dergiler… O dönemleri anlatabilir misiniz? Hangi sanatçılar, edebiyatçılar vardı birlikte tanıştığınız, çalıştığınız?

“Bir Gün Mutlaka”nın yazıldığı 1965, bu anlamda bir dönüm noktası sayılabilir. Türkiye İşçi Partisi’ne üye oluşumun tarihi ise yanlış anımsamıyorsam 1962’dir. 1960’lı yılların özellikle bu ilk yarısı edebiyatın ve edebiyatçının toplumsal sorumluluğu konularında en çok düşündüğüm, araştırdığım, okuduğum dönemdir. Şiirimle ilgili ilk önemli sonuç yukarıda adını andığım şiirdir denebilir. Siyasal alanda katıldığım, kimilerinde öncü olduğum etkinlikler ise, TİP üyeliğinin yanı sıra, Fikir Kulüpleri Federasyonu kurucuları arasında yer almak, ilk ve ikinci Dönüşüm dergilerinin yayınlanması ve militanca dağıtılmasında etkin olmaktır. 1960’ların ikinci yarısında ise İsmet Özel’le “Halkın Dostları” adını alacak olan derginin kuramsal ön çalışmalarını yaptık.

Kuşağımızın, edebiyatımızda derin izler bırakan ilk dergisidir bu. 1970’lerde Nihat Behram’la yayınladığımız Militan ise bu savaşımın daha geniş bir alana taşınması oldu. Militan artık bir kuşağın değil, bütünüyle toplumcu, devrimci edebiyatın odağındaki dergi olmuştu. O dönemde başta Bekir Yıldız, Kemal Özer, Can Yücel, Asım Bezirci, önceki kuşaklardan A.Kadir olmak üzere, diyebilirim ki bir teki bile dışarıda kalmaksızın toplumcu edebiyatın tün ustaları dergiye yapıtlarıyla katkıda bulundular. Yaşar Miraç, Ahmet Erhan, Neşe Yaşın gibi genç kuşakları ilk kez yayınlayan bir dergi oldu. Militan’ın Tevfik Fikret, Attila Jozsef, Jose Marti özel sayıları ise, önemleri hiç eksilmeyecek yazınsal kaynaklardır. 1980’ler ise cezaevi ve sürgün yıllarımdır. Bütün bu süreçlerin bilgisini edinmek için, o yıllarda yayınlanan şiir kitaplarıma, yazılarıma, ’60’lı yıllar için İ. Özel’le, son- raki yıllar için Metin Demirtaş’la kitap olarak yayınlanmış mektuplarımıza bakmak gerekir.

Ataol Behramoğlu şiiriyle, yazılarıyla, en genelde sanatıyla neyi hedef- liyordu, 50 yıl sonrasında hedefine ulaştı mı? Yaptıkları ve yapamadık- larıyla Ataol Behramoğlu’nu anlatır mısınız?

Böyle bir soruyu bir çırpıda nasıl yanıtlayayım! Sanatçı zaten tek bir şeyi hedeflemez ki… Benim için şiirin başlıca konusu varoluş duygusunun altını çizmek, bu duyguyu derinleştirmek, yaşam dediğimiz şeyin bir mucize olduğu duygusunu yoğunlaştırmak, yanı sıra da dünyadaki adaletsizliğin, acımasızlığın, insan varoluşunu kirletip yaralayan her şeyin her fırsatta gözler önüne sermektir.

50 yıllık sanat hayatınızda ülkedeki birçok politik gelişmeye tanık oldunuz, baskılara maruz kaldınız, anı olarak ki- şisel tarihinize geçen olaylar var. Geçmiş ile bugün arasında bir köprü oluyor aynı zamanda bu deneyim. Bunca yıllık bir birikimden bakarak bu 50 yılı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye toplumunun tarihi genel toplumsal şemalara uymakla birlikte, her toplum gibi özgünlükler taşıyor. Bu özgünlüklerin bilgisi edinilmeksizin ne sanat ve edebiyat, ne siyaset alanında kalkıcı başarıya ulaşılabilir. Yarım yüz- yıllık gözlem ve deneyimlerimin bana öğrettiği en önemli bilginin bu iki cümlede özetlenebileceğini söyleyebilirim.

Kapitalizmin elinde sanat ve sanatçının halktan, üretimden koptuğu gerçeğin- den hareketle, bu konunun neden-sonuç ilişkisini nasıl kurabiliriz? Adına “sanat” denilen ve ne anlattığı bile belli olmayan burjuva, bohem ve bunalım “ürünleri” nasıl doğuyor, neden doğuyor? Popüler kültürün sanata ve sanat- çıya olan etkileri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Kapitalist sistem her şey gibi sanatı da bozup yok ediyor. Sanat özünde ki özgürlük arayışından, yaratı dürtü- sünden, yaşamın araştırılması etkisinden koparılarak, pazar için üretilen bir meta’ya dönüştürülüyor. Bu pazar ekonomisinde herhangi bir üretici nasıl insan ve insanlık yararına değil de daha çok para kazanmak için üretiyor ve bu yolda her türlü yalana ve hileye başvurmayı “mübah” sayıyorsa, sanatçı da böyle davranmaya âdeta zorlanıyor. Bu nedenle seçkin sanat yetenekleri ya zaaf göstererek kirlenip yok olur ya da yalnızlığa ve unutulmaya mahkûm edilirken, popülist diye nitelediğiniz yoz ve basit taklitler bu alandaki boşluğu dolduruyor.

Bugünkü ülkemiz tablosu hakkındaki düşüncelerinizi de burada okurlarımızla paylaşabilir misiniz? İktidar (iktidarlar) ve halk. Nasıl çözümlüyorsunuz?

Yaklaşık elli yıl, belki daha da önce AnkaradaTürkiyenin Durumu konusundaki bir açık oturumda ilk kez görüp dinlediğim Aziz Nesin, konuşmasına şu cümle ile başlamıştı: “Türkiye’nin durumu efca! Yani fecinin fecisi. Şu andaki durum için nasıl bir sıfat kullanır dersiniz? Ben bu soruyu kendimce, “Yunus Gibi” şiirimin son iki dizesiyle yanıtlayayım: ”Nerde varsa böyle zulüm(alçaklık, soygun, yalan, her türden sapkınlık, halk ve emek düşmanlığı, yurt hainliği vb…)Çaresi isyan olmuştur.

Baskıların böylesi yoğunlaştığı dönemlerde, aydın sanatçıların tavrı nasıl olmalıdır ve sanatçıların örgütlülüğü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sanatsal yaratı ne kadar tekil ve bireysel bir çabanın ürünü olarak gerçekleşse, sanatçının, sanat alanlarının örgütlenmesi, her anlamda, her bakımdan önemli ve gereklidir. Benim sözünü ettiğim tekillik ve biyesellik, yaratım-üretim süreçleriyle ilgilidir. Egemen sistem ise  “sanatçı sanatçının kurdudur” ilkesiyle bu alanda da pazar için üretimi ve rekabeti kızıştırarak sanatsal yeteneği ve yaratıyı ipotek altına alıyor, köleleştiriyor; soytarısı, oyuncağı yapıyor. Buna direnen sanatçıyı da baskıyla zulümle yıldırmaya çalışıp daha da ileriye gideni bir biçimde yok ediyor. Gerçek sanatçı soytarılığı kabul etmeyen, baskıların her çeşidine karşı da direnendir.

Devlet ve sanatçı ilişkisini nasıl çözümlüyorsunuz? Sanatçının iktidara bakışı nasıl olmalı? Bu sınır nasıl çizilmeli?

Sanatçı her türlü iktidara karşı mesafeli olmalıdır.

Şiirin bugün görevi nedir? Bugün için şairlik edenler yola nerden çıkmalı? Bugün şiir misyonunu oynayabiliyor mu? Şiirin işlevi hep aynıdır. Kirletilen, yozlaştırılan, sıradanlaştırılan dili arındırıp temizlemek. Bunun yolu ise, toplumdaki kirlenmeyi, yozlaşmayı, sıradanlaşmayı görebilmekten geçiyor. Şiirin, şair olmanın bu işlevini, bu görevi yerine getirebilen de, getiremeyip ya da zaten farkında bile olmayanlar da kuşkusuz hep olacaktır…

Sanat neden devrimcidir? Neden devrimci olmak zorundadır?

Sanat, düşünce ve duygu dünyamı canlandırıp yenileyebildiği ölçüde devrimcidir. Bu ne sadece içerikle, ne sadece biçimle ilgili bir olgudur.

Sosyalizmin sanattaki yeri nedir? Sanatçılar siyasi görüşünü sanatına yansıtmaktan neden uzak duruyor? Neden kafalarında hep burjuva yasallığı var?

Sosyalizm kuramının bilgisini edinebilirsiniz. Bence bundan daha da önemlisi, sanatçı ya da sadece bir insan olarak, onu ne kadar içselleştirebildiğiniz; ne ölçüde,ne kadar eşitlikçi, vicdanlı bir insan olduğunuzdur. Sosyalizme, sosyalist olmaya ilişkin bilgileri her hangi bir sanat yapıtının araçlarıyla(dil, görüntü, ezgi vb.) dile getirmekle sosyalist sanatçı olunacağını sanmıyorum. Siyasal görüşlerin sanata yansıtılmasına gelince, kuşkusuz söz konusu sanat ürününün türüne de bağlı olarak bu zaten hep olacaktır. Epik türde şiirler de, bu görüş her ne ise, kavramlarla dile getirilir. Böylece siyasal, felsefi vb. kimlik açık seçik görülecektir. İmge ağırlıklı lirik şiirde ise, bunu görebilmek o kadar kolay olmadığı gibi, belki ge- rekli de değildir… Bunun gibi, işlenen konuya göre de siyasal görüşün dile getirilmesi ille de gerekli olmayabilir. Özetle ben, sanatçı olmadan önce insan olmayı önemsiyorum. Sanat dediğimiz şey, insan olmanın, yaşamın şında, ötesinde değil ki.

Sanatçılar devrimci mücadelenin neden uzağındalar? Neden örgütlenmiyorlar?

Toplum nerede durmaktaysa , öncüler dışında sanatçı da aşağı yukarı aynı yerdedir. Örgütsüz bir toplumda sanatçının dört dörtlük örgütlü olması nasıl mümkün olacak? Kaldı ki toptancı bir yaklaşımla haksızlık yapılmasını da doğru bulmam. Şu son yıllarda gözlemlediklerimiz, yukarıda sözünü ettiğim, sistem soytarısı ve oyuncağı zavallılar dışında her sanat dalından pek çok sanatçımızın toplumsal direnişte en ön saflarda olduğunu gösterdi. Silivri duruşmalarında ve Gezi direnişin de sanatçı katılımı, Sanatçılar Girişimi, gerici yasa tasarılarına karşı özellikle tiyatro sanatçılarının örgütlü direnişleri bunun kanıtlarıdır.

Bugün iktidara karşı her alanda yürütülen bir savaş, bir mücadele var. Bu cadele birtakım hakların alınmasından iktidarı yıkmaya iktidardaki sınıfı değiştirmeye yönelik bir mücadele. Böyle bir savaşta sanatçıların da bir cephesi olması gerektiğini düşünüyoruz. Siz de böyle düşünüyorsanız bu cephe nasıl olmalı? Nasıl bir yapısı olmalı?

Sanatçılar Girişimi önemli bir girişimdi. Genişletilmesi, güçlendirilmesi gerekir. Sanat ve edebiyat alanında başkaca sanatçı örgütlerimiz de var. Hepsi de amatörce, özveriyle varlıklarını sürdüren bütün bu örgütlenmeleri de desteklemek, güçlendirmek gerekir.