Birinci Paylaşım Savaşı yıllarıdır. Rusya, kendisine düşman bellediği Osmanlı’ya karşı savaşta başarılar elde etmiş ve ordusuyla girmiştir Anadolu topraklarına, Batum’a, Kars’a, Ardahan’a, Van’ın kıyılarına… Van Gölü’nü yakın bir köy vardır: Ernis (Bugün Ünseli’dir adı)… O köyde yaşayan Kürtler, Rus galinden kaçarak, upuzun bir göç yolculuğuyla Çukurova’ya gelir, yerleşirler. Osmaniye’nin Hemite (Bugünkü Gökçedam) köyüdür yerleştikleri topraklar… Emperyalist haksız savaş, birilerini daha yerlerinden yurtlarından etmiştir ve onların artık yeni vatanları Hemite’dir.

6 Ekim 1923… Hemite’nin yoksul damlarından birinin altında bir bebenin çığlığı yükselir o gün. Sadık Efendi ve Nigâr Hanım’ın oğulları doğmuş, evlerine sevinç dolmuştur. Kemal Sadık Göğçeli hayata gözlerini açmış, geleceğin Yaşar Kemal’i ilk yaşam çığlıklarını bu evde atmıştır.

“Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır... diye miras rakacak kadar çok yoksulluk çekecektir yoksulun romancısı Kemal Sadık, nam ı diğer Yaşar Kemal. Daha sonra yazacağı kitaplarda insanın iliğine kemiğine kadar hissedeceği yoksulluk, öyle kurgu veya hayal ürünü değil bizzat yaşayacağı yoksulluktur.

Beş yaşındayken, babasının camide öldürülüşüne tanık olur. Bunu da yazacaktır kitaplarında, hayatında yer eden tüm olaylar gibi. Çocukluğunu yaşayamaz tüm yoksullar gibi ve daha ortaokul döneminde çeşitli işlere girer çalışır. Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği’nde ırgat kâtipliği yapar ortaokulu son sınıftan terk edip. 17 yaşına yeni değmiştir, gencecik dimağı, solla tanışmıştır henüz. Hapislik yaşar kısa bir süre politik nedenlerle. Yoksuldur ne de olsa, politika yapan her yoksul gibi yolu hapishaneden geçecektir. Onu sol düşüncelerle buluşturanlar, iyi insanlardır: Abidin Dino, kardeşi Arif Dino ve halkbilimci Pertev Naili Boratav’dır…

Adana Halkevi Ramazanoğlu Kitaplığı’nda memurluğa başlar sonra. Tek yetmez karnını doyurmaya, ek işler yapar bu yüzden. Zirai Mücadele’de ırgatbaşılığı, daha sonra Kadirli’nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği, pamuk tarlalarında, patozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük bunlardan bazılarıdır…

Hayatın gerçekleri onun yüreğine iki ateş düşürür. Biri halk sevgisi, öteki de yazarlık. Çukur’un ağıtlarını toplar dolaşıp tek tek köyleri ve “Ağıtlar” adı altında Adana Halkevi’nin yayını olarak bastırır. Yıl 1942’dir. Bu daha başlangıçtır, ardı gelecektir ama bir süre hayatın gerçeklerinin çemberinde pişmesi gerekecek, bir şeylerin birikmesini bekleyecektir.

Askerlik, ardından İstanbul yolları. Tutunamaz ama bu ilk gurbetinde İstanbul’a. Fransız Havagazı şirketinde kontrolörlük yapar iki sene ve gene Adana’ya döner. Kadirli’de çeltik (pirinç) tarlalarında kontrolörlük yapar bir süre sonra arzuhalciliğe başlar. Arzuhalciliğin insanları tanımada çok yararı olur Kemal’e ve onların öykülerini de katar dimağına, sonra birer birer yazmak üzere…

İnsana inanır Yaşar Kemal. Sever. “İnsan gerçeğine, insanların macerasına ne kadar yaklaşır, onu ne kadar yaşarsan insan soyunu o kadar seversin. İnsanlara karşı sonsuz bir hoşgörün olur.” der insan için. İşte arzuhalcilik yaptığı yıllar, aynı zamanda biriktirdiklerini ak kağıtlar üstüne dökmeye başladığı yıllardır. Yaşamında en az insan kadar çok yer tutan doğayı tayıp sevdiği Savrun çayının hızıyla yazar, yazar, yazar…. “Bir insanın yüzü nasıl öbür insanın yüzüne, huyu öbür insanın huyuna benzemezse bir doğa parçasının da öyle. Savrun suyunu tanıyınca onda sonsuz bir büyü, bir giz, sonsuz bir hayat olduğunu anladım. Bu sonsuzluk bir ağaçta, bir ormanda, bir toprak parçasında, arıda, böcekte de vardır. Yakından bakmadığımız için suları, ağaçları, kuşları aynı sanıyoruz. Yalnız Savrun mu, aslında en çok Çukurova’yla tanır doğayı o ve de en çok Çukurova’yla sever. Çukurova onun diliyle Çukurova’dır biraz da. Onun hiçbir şeye benzemeyen güzellikteki sözcükleriyle, güzellemeleriyle… “Şöyle bir doğa parçası, çok somut söyleyebilirim: Binlerce dö- nümlük kamış, göz alabildiğince. Binlerce dönümlük karaçalılık. Çukurova’nın içinde dokuz, on tane büyük göl kadar bataklık. Bataklıkta sazlıklar. Ve bataklıkta pembe pelikanından tut, bir kuş meşheri. Kazı, ördeği, göçmen kuşlarıyla… Sonsuz… Kartallar doluydu Çukurova’da… Kartallar bütün Çukurova’yı yemek için oraya yığılışıyorlar. Kuşlarıyla, Toroslarıyla, keklikleriyle bilmem neleriyle. Örneğin Çukurova’ya binlerce ceylan geliyordu güneyden. Adana yakınına kadar ceylan gelmiş… Hele bizim Osmaniye tarafları ağzına kadar. ‘Atı yeğin ceren kovar’ diye türküler var. Ve türkülere geçiyor cerenle insan ilişkisi.

Halk nasıl yaşıyorsa Çukurova’yı o da öyle yaşar ama oraları anlatmaya geldi mi cümle alem, cümle mahlukat susar onu dinler. Rüzgarı, sarı sıcağı, kurdu kuşu, börtü böceği, yemişi pamuğu, sıtması, açlığı yoksulluğu, ağası çobanı ile, yani tüm güzelliği ve çirkinliği ile Çukur’u ondan güzel anlatan yoktur. Her anını takip etmiş, romanlarına konu almıştır.

“Şimdi bütün bu Çukurova’nın feodal düzeni, örneğin (1950’lerde, kapitalist ilişkiler geldiği zaman) Akçasaz bataklığının kurumasını biliyorum. Herif vurdu eksberötürü, yemin ediyorum, üç ayda bir damla su bırakmadı. Akıt Ceyhan ırmağına gitti. Bataklıklar, kamışlıklar kalmadı, hepsi tarla oldu. Traktörler gece sabahlara kadar kök söktü. Sular değişti, ağaçlar değişti. Şimdi sonuç ne biliyor musun, Çukurovada hiçbir böcek kalmadı, tarım ilaçlarını attılar, ne böcek, ne karınca kaldı. Apayrı bir yozlaşmış sinek türü çıktı. Ak sinek, beyaz sinek. Şimdi, sınıf değiştikçe doğa da birlikte değişir.

Sınıf ve doğa. Sınıf ve insan. Zaval olanlar ve “mecbur” insanlar. İnce Memed yani. Yazarın 1955’te yazdığı romanın İnce Memed, açın yoksulun zalim ağalara karşı umududur. Ne permendir ama ne de Don Kişot. Yani ne üstün yetenekleri vardır diğer insanlardan, ne de tümüyle bilisiz. Senin benim gibidir yani, etten kemikten. “Mecbur”luğuna gelince… 

“Bir tek insanın macerasını anlatırken, onu gökyüzüne yerleştiremeyiz ki… Bir toprak üstündedir, birtakım ilişkiler içindedir, bir sosyal düzeni yaşamakta, bir yerel kültürü içermektedir… Daha böylesi ilişkileri uzatabiliriz. Bir insan, benim için koşulları içindeki insandır. Onun psikolojisini verirken onun koşullarını göz ardı edemeyiz. Onun koşullarını yanlış vermek de olmaz. Ben hiçbir zaman kahramanlara inanmam. Yazdığım başkaldırı romanlarında da, o kahraman dediklerimizin halkın elindeki araçlar olduğunu hep vurguladım. Bu araçları halk kendi yaratıyor, kendi de koruyor, onlarla birlikte yeniliyor, yeniyor. O mecbur insan tipini, kişiliğini, birtakım sebeplerden ötürü halk şıp diye buluyor. Ya da uzun aramalardan sonra buluyor. Ama buluyor. En azından benim roman kişilerim böyle. Ben, her insanı yaratıcı saydığım gibi, her insanın içinde de bir başkaldırı kurdu olduğuna inanırım. O başkaldırı ‘mecbur’ insanı da yaratır. Fukara, Sefil İbrahim’in oğlu Memed’in yakasını bırakıyor mu? Fukaracık çırpınıyor, çırpınıyor, bin ağa öldürse beş bininin geleceği bilinci var ya, ne yapsın, yakasını köylülerin elinden bir türlü kurtaramıyor ki...

Sefil İbrahim’in oğlu Memed’in, köylünün elinden kurtulamamasının nedeni işte o “mecbur” insan oluşudur. Yolu yok, düze hiçbir zaman inemeyecektir. Ağaların biri gittiğinde yerine baş- ka başka ağaların gelmesini, ağaların bir türlü tükenmemesini hiç ama hiç kavrayamasa da, İnce hep dağda eşkıya olarak kalacaktır. “Mecbur” insan, umut demektir çünkü. Bir tür seçilmiş insandır o. Halk onda cisimleştirmiştir kurtuluş umudunu. Ağalardan zalım- lardan her türden melanetten kurtuluş umudunu, kendileri gibi etten kemikten olan kara kuru İnce Memed’e bağ- lamıştır. Başka türlü ölüp gider insan, umut hiç tükenmemelidir… Direnme, başkaldırma da… “Ben İnce Memed’de başkaldırıyı savundum. İnsanoğlunun en büyük değerlerinden birisi, baş- kaldırıdır. İnsanın doğaya başkaldırısı, insanın insana başkaldırısı, insanın zulme başkaldırısı...

Bu yıllar, Yaşar Kemal’in yeniden İstanbul yollarına düştüğü, Arif Dino’nun yardımıyla Cumhuriyet gazetesine portaj ve gezi muhabiri olarak çalıştığı yıllardır. 1951 ile 1963 yılları arasında orada kalır, sonra ayrılır. İnce Memed, 1955’te yayınlandı ve ünü Anadolu’dan çıktı, dünyanın neredeyse her yanına yayıldı. Bu toprakların yetiştirdiği en büyük romancılardan birinin en önemli eseri olarak edebiyat tarihindeki yerini aldı. “İnsanın zulme başkaldırısı” olarak bugüne kadar geldi, bundan sonra da aynı misyonu taşımaya devam edecek. “İnce”ler bir masal kahramanı olmak- tan çıktı çünkü, “İnce”yi okuyup “İnce” olmaya karar verenler, bu isimsiz “mec- bur” insanın yolunda yürüyorlar, onun gibi korkusuz, onun gibi cesur, onun gibi zalime öfkeli…

Bu arada, TİP içerisinde örgütlü olarak mücadele etti Yaşar Kemal, yaklaşık altı yıl kadar. Görüş ayrılığına düştü sonra, TİP’ten koptu. Ant dergisinin kurucularından biri oldu ve siyasi düşünceleri doğrultusunda bu dergiyle yoluna devam etti. 1973’te Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşuna katıldı ve 1974-75 arasında ilk genel başkanlığını üstlendi. 1988’de kurulan PEN Ya- zarlar Derneği’nin de ilk başkanı oldu. 1995’te Der Spiegel’deki bir yazısı nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandı, beraat etti. Aynı yıl bu kez Index on Censorhip’teki yazısı nedeniyle 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum edildiyse de cezası ertelendi. Yani ustanın yolu bir şekilde mahkemelere hep düştü. Eh bir yazarın yolu sosyalizmden geçer de, mahkeme veya hapishaneye uğramaz mı? Uğrar elbet. Ustanın yolu da birçok kez buralardan geçti.

Yaşar Kemal, savaşçıdır. Yazarlığın bir savaş olduğundan söz eder… Ve bu savaşı yalnızca sosyalistlerin vereceğinden…“Dünyada da en çok yurdumuzun doğası öldürülüyor. Çünkü dünyada da en çok sömürülen ülke yurdumuz. Yurdumuzu bütünüyle ölümden ve yıkımdan ancak sosyalistler kurtarabilirler. (…) Bizim savaşımız, yani sosyalist edebiyatçının, sosyalist militanın, sosyalist insanın savaşımı şöyle olur: Bu bütün bir savaştır, bir dünyayı kurtarma savaşıdır. İnsanoğlunun alın terini kurtarmaya, insanoğlunun insanlığını, insanoğlunun insani değerini kurtarmaya çalışırken insanoğlunun üstünde yaşağı doğayı da kurtarmaya çalışıyoruz.Yaşar Kemal bir yazmaya başladı mı, gözünüzün önünde kelimeler canlanır, renklenir, duygular gelir yüreğinize çokuşur, duygudan duyguya savrulur durursunuz Çukurova’nın sıcak rüzgarıyla… Yarpuzların, portakal çiçeklerinin kokusuyla sarhoş olur, kelebeklerle dansa durursunuz. İnce ile sipere yatar, onunla birlikte jandarmanın pususundan kurtulursunuz. Abdi’nin, Murtaza’nın, Ali Safa’nın alnının çatına İnce ile beraber ver ha ver edersiniz kurşunları… Yanar kavrulursunuz Çukur’un sarı sıcağıyla, sonra Savrun’un buz gibi suyuyla ferahlarsınız. Sıtmaya yakalanırsınız iri, kemikli sivri sineklerin ısırığıyla. “Acınızdan ölürsünüz” önce, sonra Hürü ananın tarhanasıyla dünyaya geri gelirsiniz. Gökte uçan kartallara bakarken ağrır boynunuz, cerenlerle koşturmaktan kan ter içinde kalırsınız. “Çok” ağlar, “çok” güler, “çok” ölür, “çok” dirilirsiniz. Ve bütün bunları ve bütün bunlardan daha fazlasını, yalnızca Yaşar Kemal’i okurken yaşayabilirsiniz. Onun dili özeldir, kendine hastır. Evde Kürtçe, dışarıda Türkçe konuşan birinin, insanı bu denli yolculuğa çıkaran tertemiz bir dil yaratmasının altında neler yatıyor? Biraz uzun olacak belki ama Yaşar Kemal’in kendi roman dili üzerine söylediklerinin üzerine bir şey demenin doğru olmayacağından hareket ederek, onun anlatımını aktaracağız…

“Anadolu’nun dili çok zengin bir dil. Büyük de bir sözlü edebiyatı var. Destanları, türküleri, ağıtları, masalları, tekerlemeleri var. Ben gençliğimde bir folklor meraklısıydım. Bir destan anlatıcısıydım. Sözlü edebiyatta bile her kişilik, yani şair, anlatıcı, kendisine başka yeni bir dil yaratmıştır. Gelenekten kurtulmak ne kadar zorsa da kişilikler bir destan, bir şiir, bir ağıt dili yaratmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Ben bunun gençliğimde tam bilincine vardım diyemezsem de kokusunu aldım diyebilirim. Veysel’le Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal’la Dadaloğlu kendilerine has bir şiir dili yaratmışlardı. O geleneksel halk şiirinin kırılmaz anlatımını, sesini kırmışlardı. Her destan anlatıcısı da bölgesinin damgasıyla birlikte anlattığı destana, masala, tekerlemeye kendi damgasını vuruyordu. Sonraları, farkına vardığım bu başkalıklar, kişilikler, anlatımlar üstünde çalıştım, bilinçlendim. Romana başladığım zaman artık hazırdım. (…) Bir kişi bir romanı yaratırken, önce dili yaratmak zorundaydı. Bu dil halkın dili olmazdı, destan, masal, şiir dili de olmazdı. Yazılı anlatım bambaşkaydı. Sözlü anlatımın geleneği, olanakları başka, yazılı anlatımınki bambaşkaydı. Yazarken bunun farkına vardım. Uzun romanları yazarken de başka bir şeyin farkına vardım, dilin yapısı romanın biçimini, içeriğini oluşturuyordu. Buna çok uzak bir olasılıktır diyenler var. Dilin yapısı nasıl olur da hem biçimi, hem de içeriği belirler? Roman yazarak bu işin derinine ulaşırsak orada dilin yarattığı biçimleri, içerikleri de buluruz gibime geliyor. Dilbilimciler işin bu yanıyla da uğraşırlarsa iyi ederler. Buradan yola çıkınca, bir yazarın yazdığı her romanın dili aynı olursa işin içinde bir yanlışlık var demektir. Anlattıklarımız da, anlatım biçimlerimizi belirler. Böyle olunca da bir yazar anlattığı her romanı aynı anlatımla yazarsa tatsız bir şey olur. Tatsız bir şey olduğu gibi, bir düş dün- yası, bir mit dünyası, bir roman dünyası da kurulamaz. Ben, her romanını aynı anlatımla anlatan romancının romancı- lığına inanamam. Yeni bir dil yaratılma- dan da, yani roman dili, şiir dili, doğru dürüst bir roman, şiir yaratılamaz. Yeni bir renk, çizgi dili de yaratılmadan doğru dürüst bir resim yaratılamaz.

Yaşar’a… Bu söz ve sözcük ustasına ne desek hep eksik kalacak gibi. Sözcüklerin boynu bükük, dilin sesi kısık olacak onun dilini anlatmaya kalksak. Kendisi anlatmış pek güzel. Yazdıklarının ona söyleyeceği övgüden başka bir şey değil elbet peki hayat ne diyecek Yaşar Kemal’e? Yaptıkları ne diyecek? Söz ile özün birliği, adına diyalektik denen nesne ne diyecek? Bugünün İnce’leri neler diyecek?…

En başta bir teşekkürle başlayacağız bu fasla… “İnce Memed” gibi bir “mecbur”u bize okuttuğu, okutmakla kalmayıp hepimizi “İnce” olmaya zorladığı için… Sonra da, hadi adına eleştiri demeyelim, sitemlerimizi bir bir iletelim kendisine…

Sen ki, hem 1996’da, hem de 2000- 2007 ölüm oruçlarını gördün, duydun, ölümle kucaklaşmalarını izledin tutsakların. Ağladın koca halinle, gözyaşı döktün ölenlerin ardından. Yüreğin sarı sıcaklarda yandı her cenazede. Çok şey istemediler tutsaklar senden, “yaz” dediler sadece, “gördüklerini, duyduklarını, hislerini yaz! Yazmadın! Yazamadın belki kimbilir! Yüreğinde sakladın belki yazdığın sözcükleri. Keşke saklamayaydın… Keşke aha bu şiir gibi, Ulaş’a sahip çıktığın gibi, Ulaş’yaktığın bu ağıt gibi yazsaydın…

hele ulaşa ulaşa

ulaş benziyor güneşe

ulaş kardaş can verirken

görenlerin aklı şaşa

ulaş canım ulaş gülüm s

ana yakışmıyor ölüm sana demedim mi kardeş

düşman hayin düşman zalim

ulaş benim gülüm güzel

insanlığım yolum güzel kardeş sen öldükten sonra vallah billah ölüm güzel

döğünürüm yana yana haber olmadı mı sana yüreğindeki kırk kurşun ağır gelmiyor mu sana

şu boğazın günden yanı gitti gelmez ulaş hani bu dünya güzel olacak bu insan güzel olacak

ulaş kardeş koç yiğidim görmeyecek güzel günü

dağlar taşlar geldi dile bu dünya kalır mı böyle öcümüz yerde kalamaz sinanıma selam söyle kadirime selam söyle

sinan kadir hüseyinim soylu dağım yüce kinim ulaş selam et dostlara bizi durduramaz ölüm

bu zalim günler günler geçecek bu zalim günler geçecek düşmanlar ağu içecek

bundan sonra yeryüzünde çiçekler ulaş açacak çiçekler kadir açacak çiçekler ilkay açacak bundan sonra yeryüzünde çiçekler dostluk açacak

generaller generaller kızıl kanda kanlı eller sizi de yeneriz bir gün bize türk milleti derler

hele ulaşa ulaşa

ulaş benziyor güneşe ancak sen ölürsün böyle böyle yiğit biz ölürüz düşmanların aklı şaşa ulaş benziyor güneşe bundan sonra yeryüzünde hep çiçekler ulaş aça

Doğanın doğurduğu her “canlı”yı aynı kefeye koydun, iki eli, iki ayağı olan herkesi insan belledin, hem erkanla hem zamane Abdi’leriyle konuştun, güldün, ayaklarına kadar gittin… Alnı kızıl bantlıları yazmaman değil daha çok bu koydu bize. Abdiler geldi cenazene, fort attılar senin deyiminle. Adım atmaya korkmalıydılar ama. Gelmemeliydiler, tabutuna dokunamamalıydılar. Oraya buraya sahte üzüntülü demeçler vermemeliydiler kapkara gözlükleriyle… Tir tir titremeliydiler gelseler bile, oysa çok rahattılar…

Sen edebiyatımızın çınarı, romanımızın İnce Memed’i, bütün devrimcilerin Yaşar abisi olarak yaşayacaksın bundan sonra da… Liseliler yürüdü arkandan mezarlığa kadar ve dediler ki sana: “Gözün arkada kalmasın usta, İnce Memedler savaşıyor! Al bizden de o kadar…