Burası İstanbul’un merkezi yerlerine faz- la yakın sayılmayacak bir ilçe. Bir nevi öte- ki İstanbul da denilebilir. Buranın insan- ları; işe, okula ya da bir yerlere gezmeye gitmek için birkaç otobüs değiştirip bir- kaç saatini ayırmak zorunda. Şu an size bizim ilçenin en çok kullanılan durağın- dan yazıyorum. Çok uzun vakitlerdir bu durağın sabit müdavimleri var. Her sabah ve her akşam belli saatlerde onları görü- yorum. Sabah henüz uykuyu yüzlerinden atamamış ifadeleriyle, güneşin doğup doğmadığını dahi görmeden hızlı adım- larla yürüyerek bu durağa geliyorlar. Hemen hemen hepsi aynı otobüse bini- yor. Otobüs bizim durağa zaten ağzına kadar dolu gelmiş olduğundan bizim abi- ler ve ablalar, balık istifi yapmak duru- munda kalıyorlar. Evden çıkarken ütüsü- ne, düzenine dikkat ettikleri kıyafetleri ça- lıştıkları yere varmadan bizim meşhur otobüste çoktan bozulmuş oluyor. Ha! unutmadan, durağın bir de “abisi” var, ona birazdan geleceğim.

Bizim durağa gelenlerin çoğunu tanıyo- rum artık. Fakat yüzlerini tanımla dese- niz biraz zorlanabilirim çünkü onların ha- yatları bir telaş halinde, işe yetişme tela- şıyla başlıyorlar güne; durağa geldiklerin- de ağzına kadar dolu otobüse binebilen üç beş “şanslı” kişiden biri olabilme tela- şı ve kim bilir iş yerlerinde hangi telaşlar yükleniyorlardır daha. Tüm günlerinin böyle devam ettiğini sanıyorum çünkü akşamları bu duraktan geçerken son derece bitkin oluyorlar. Dönüp bir selam vermek o yana dursun, beni görebildik- lerini dahi sanmıyorum. Bana kalırsa yaşamak değil, bu telaş canlarına düşman on- ların… Ben mi? Bana birazdan geleceğim..

Bizim durağın bir abisi olduğundan bah- setmiştim size.. “Abi” onun adı. Kimse bil- mez gerçek hikayesini. Yaz-kış, gece-gün- düz güneş gözlüğü takar ve ne zaman biri gözlüğüne yeltense öfkelenir, küser, çeki- lir bir köşeye. Hiç sormadım adını ve göz- lüğünün hikayesini. Yaz-kış, gece-gündüz duraktadır abi. Bizim durağın durak oldu- ğuna dair herhangi bir tabela yoktur. O yüz- den o kendine iş edinmiştir herkesi otobü- se ya da minibüse bindirmeyi. Mesela bir otobüs gelir, abi bağırmaya başlar: “Şura- ya gider, şuradan geçer, kaptan duur ge- len var!” O otobüse binecek kişiyi bindir- di mi, mutlu olur. Minibüsler durduğunda ise tekrar başlar abi bağırmaya: “Şuraya gi- der, şuradan geçer, abla gel geçer abla ge- çer” Minibüs kaptanı çıkarır bir lira uzatır abiye. Alır, teşekkürünü eksik etmez. Ver- mezse de “canı sağolsun”dur.

Bizim durağın birbirini tanıyan insanları abi- ye selam verirler her vakit. Alır başının üs- tüne koyar. Bir tek o gençten çocuk vermez selam. Adının Erdem olduğunu duydum- du geçenlerde. Durağa hep takım elbisey- le gelir. Elinde bir çanta vardır Erdem Bey’in. Köprüyü geçtin mi plazalarda çalı- şırmış. Yaşı çok değil yüzünden belli fakat sanırsın kırkı devirmiş de üç çocuk büyüt- müş. O kadar yorgun durup durur bede- ni.Tanık olmuştum bir kere arkadaşları alay ediyordu. Otobüs beklerken bile kravatı- nı gevşetmiyor diye. Susturmuştu Erdem Bey onları. “Bu işler böyle olur” demişti, “Böyle böyle büyürsün.” “Kariyer adamı ol-

mak, hayatın her alanında ağırlığını koy- maktır” Ne anlarım ben bu işlerden. Vaz- geçtim onları dinlemekten. Erdem Bey, geçenlerde yine beklerken bizim otobü- sü, bizim mahallenin deli amcası yanaş- tı yanına. Deli amca, gördüğüm en titiz delilerindendir. Bir giydiği ceketi bir daha giymez. Sanırım yetmiş yaşlarında var. İn- sanlara bir zararı olmaz, bizim durağın abi- sini çok sevdiğinden gelir devamlı dura- ğa. Geçenlerde bir sabah caddenin kar- şı tarafında göründü. Elinde sigarasıyla ya- vaş yavaş bizim durağa yöneldi. Erdem Bey geri çekti kendini, deli amcaysa bu sa- bah Erdem Bey’i tercih etti ve yanaştı ya- nına usulca Erdem Bey kendini geri çe- kebilecek başka bir mesafesi kalmadığın- dan çaresizlikle çıkarttı bir kulağından ku- laklığı. Deli amca kahkaha attı Erdem Bey’in bu haline. Erdem Bey’se bir “has- binallah” çekti. Deli amca başladı bağıra bağıra konuşmaya: “Anam babam yok para ver banaa” Erdem Bey, kendince aya- rı kaçık sabah parodisinden kurtulabilmek için çıkarttı cüzdanını. Tüm durak heye- canla döndük baktık. Gerçekten de cüz- dandan para verecekti. Bak hele Erdem Bey’e, gönlü büyük adammış. Bir süre tüm durak çaktırmadan Erdem Bey’in cüzda- nından kaç para çıkaracağını tahmin et- meye çalıştık. O ana kadar Erdem Bey’e olan tüm gıcıklığımız ortadan kalkmıştı. Deli amca ise bu esnada “anam babam yok para ver bana” demeye devam edi- yordu. Erdem Bey, cüzdanın büyük gö- zünden 50 kuruş çıkardı ve deli amcaya uzattı. O an tüm durağın içinden geçen- leri şimdi tahmin edip bir kez daha kıs kıs gülüyorum. Vay be Erdem Bey’im, 50 ku

ruş bahşetti. Aldı deli amcam 50 kuruşu “allah razı olsun” diye diye gitti. Biraz öte- de “İlyas paran var mı? Vereyim mi sana para” diyen kahvehaneci Hami abiye dönüp 50 kuruşu gösterdi ve “Var vaar” diyerek yoluna devam etti.

Eskiden bizim durağa gelen kıvırcık bi ço- cuk vardı. Onun da adını “kıvırbaş” takmış- tı bizim abi. Bizim durağın oradaki ağaç- larda kuşlar vardır hep. Kıvırbaş da o kuş- larla ıslıklaşır onları coştururdu. Hatta onlarla öyle çok oyun oynardı ki, bazen bineceği otobüsü bu sebepten kaçırırdı. Kıvırbaş birkaç zamandır başı önde ge- liyor durağa, ıslık falan da çalmaz oldu. Abiye veriyor selamını beklemeye koyu- luyor. Birkaç zaman bizim abi konuşacak olmuş onunla üniversiteye hazırlanır- mış, sınav stresine girmiş. Abi demiş ki “ol- sun be kıvırbaş, senden değerli mi?” dü- şünüp dururuyor kıvırbaş halâ kendinden değerli mi değil mi?

Bizim abiye minibüslerin verdiği birer li- raları saydım geçenlerde, yirmi iki lira yap- tı sabah dokuzdan akşam on ikiye. Abi na- sıl yaşar acaba o parayla. Aslında bazen başka işler de yaptı. Bir gün elinde buz- dolabı süsleriyle geldi. Onları astı duva- ra bir vakitler iyi de sattı. Sonra gidip ta- bure almış o paralarla. Durakta duranlar otursun diye. Güldüm geçtim bu haline. Anlamadım, insan gider bir mont alır ken- dine. Üstünde hırkayla duruyor kış kapı- da.. Sonra şemsiye sattı birkaç zaman. Yağmurun çok yağdığı bir gün akşam al- tıya kadar yüz lira kazanınca “Allah zen- gin oldum ben, bu parayı kaç günde bi- tiremem” deyip, geri kalan tüm şemsiye- leri durağa gelen şemsiyesiz insanlara pa- rasız dağıttı da o işten de battı öylece. Sonra su aldı satmak için. Biliyordum on- ları da satamadan dağıtacaktı. Biraz öfke- lenmişti bu şemsiye işine. Kendi kendine kızmıştı biraz. O yüzden su meselesinde bir iki gün parasıyla verdi herkese. Zaten hiç kimse de parasız almak istemezdi bu devirde bir şeyi. İnsanlar tuhaftı. Her şe- yin maddi bir değerinin olduğuna o ka- dar ikna olmuşlardı ki ikram edilene dahi para teklif ediyorlardı.

Bizim Erdem Bey çok yorulurmuş iş yerin- de. Atılım yapmışmış şirketi, arkadaşlarıy- la konuşurken duydumdu “patron seni ezi- yor oğlum, sanki senin mi oluyor şirketin kazandığı paralar” dediler de, Erdem Bey öfkelendi “patron bana hakkım olanı veri- yor” dedi. Bizim Erdem Bey bir sabah yüzü bembeyaz geldi durağa. Herkes neyi oldu- ğunu soracaktı da çekiniyordu ondan. So- ğuktu, selamsız, sabahsızın teki. Ah beni bir bıraksalar ona yapacağımı bilirim! Neyse, bir süre otobüs beklediler hep birlikte. Otobüs geldiğinde Erdem Bey uyanıklık yapmak isteyip biraz sıranın önüne geçme- ye çalıştı fakat bir anda yere yığıldı Erdem Bey, çektiler kenara. Kimse binmedi otobü- se, başına toplandılar. Bizim abi yüzüne su döktü. O sulardan içirdi. Başını dizine aldı da ayılana kadar yerde öylece kaldılar. Ayıldığında hemen toparladı kendini. Et- rafında toplananlara bir açıklama yapma zorunluluğu hissetti ki dönüp “Biraz yor- gundum da!” diyebildi. Sonra abiye dönüp suların parasını vermek istedi. Abi çattı kaş- larını, “almam” dedi. Erdem Bey ısrar edin- ce de öfkelendi ve “İstemem” diye bağırıp biraz uzağa gitti. Bizim kıvırbaş gitti yanı- na, “Ne oldun abi! Alsaydın ya hem boldur onda para” dedi, abi üzgündü yardımı karşısında para teklif edilmesine içerlemiş- ti döndü kıvırbaşa “Onun başına döktüğüm

iki şişe su mu zengin edecek beni! İki şişe eksik olsun, biz hiç daha fazlasını isteme- dik ki” dedi. Kıvırbaş tekrarladı kendi kendine “Abi, abi be abim! Biz hiç ihtiya- cımızdan fazlasını istemedik be abi” Bu esnada, sanırım halâ para verme arzusuy- la yanlarına doğru gelen Erdem Bey, ta- nık oldu bu cümlelere utanır gibi oldu da çevirdi yolunu. Kirpiğini yıkıp, düşürdü gözlerini yere. Neler düşündü kim bilir Er- dem Bey, öylece binip gitti diğer otobü- se..

Benim de bir öyküm var abiyle.. Evvelden kimin kapısına gitsem bir tas yemek için farklı bir ad takar, çağırdığında bakmamı beklerdi benden. Ya da bir tekme atar kı- çıma çekip giderdi yanımdan. Durağa gel- diğim günden beri ayrılmam abinin pe- şinden kötü bir şey oldu mu onu koru- rum, kötü bir şey sezdim mi hemen havlarım, o da eksik etmez bir tas yeme- ği hiç önümden. Öyle geçinip gidiyoruz işte. Hem hiç öyle farklı farklı isimler ta- kıp ilginç ilginç oyunlar denemedi üstüm- de… Erdem Bey gibiler de kaptırsınlar ken- dilerini iyice çarklara. Robot olsunlar, in- sanlığından çıkana kadar, hasta olana ka- dar.. patronun gözüne girebilmek için. Bi- zim sade, yoksul paylaşımımız, sevgimiz bize yeter.

İlgili Yazılar