Taşlar suyun yüzünde az soluklanır- lar. Sular delirip köpürdüğünde nasıl soluksuz kalacaklarını hiç unutmaz- lar. Ancak onlar da sımsıkı tutun- muşlardır toprağa, sular ne kadar deli akarsa aksın koparıp alamaz on- ları topraktan. Su ise dağların doru- ğundan kaynağını alır çağlar, öfkesi de heybeti de dağlarcadır. Şırıl şırıl akarken bir baktın gümbür gümbür yol alır.

Dersim’in dereleri ne çok benzer in- sanlarına. Kana kana içene hayat, önünü kesene ölümdür. Bak ve yüzü- nü gör en gerçek haliyle. Alnını değ- dir o köpüklü sulara ki, alnın varma- sın zulmün önünde secdeye. Suya ba- kıp gördüğüne değil de o sularda çağlayan isyana hayran olasın.

Su geldiği geçtiği yerlerde neler ne- ler biriktirir. Bazen kahkahalarla gü- ler, bazen sıcak sıcak içine ağlar. Bazen acıdan buza keser, bazen öfkenin kanıyla yanar kavrulur. Yıkar, tarar dağların saçlarını. Soluksuz taşlar, suyu içen toprak ve suların kaynağı, dağlar hepsi hazırdırlar. Kime geçit vereceğini çok iyi bilir onlar. Ve aktık- ları toprağın bağrında açtıkları yara değildir.

***

Hepsi kışa hazırdı. Sırtlarını dağlara yaslayıp geleceği omuzlayanlar da hazırdılar. Ayakları telaşsız, aşinaydı- lar patikasız yollarda kendi yollarını açmaya ve öylece vardılar suyun kı- yısına. Vardıklarında su kenarına en öndekilerdendi Şenay, suyun yüzün- den kayan bir ışık gibi, taşlardan se- kerek vardı karşıya ve ardından diğer- leri. Hepsi bir bir geçerken derinden sessiz bir “Ah” duyuldu. Nihat suya düştü ve düşer düşmez de silahını ha- vaya kaldırdı. Silahı ıslanmasın diye, suyun içinde sallanan gövdesine rağ- men silahını dimdik tutuyordu. Birli- ğin en genç, en yeni savaşçılarından- dı Nihat. Henüz boy atmamış, bıyık- ları yeni yeni terlemiş, gözlerinde öfkeyi büyütmüş bir savaşçıydı. İlk düşündüğü ise silahıydı. Yoldaşları hızlıca tutup çıkardılar onu sudan. Pa- çalarından damlayan suya aldırma- dan, silahı kuru kaldığı için mutluy- du. Çelik suyunu alır gibi ırmağa bandı çıktı kor kor. Islak çantasını iti- razlarına rağmen sırtından aldılar ve yürüyüş sürdü sessiz sessiz. Yürü- dükçe ısındı ve genç ömrünün dina- mikliğiyle bastı toprağa. Sağlıkçının tüm “Nasılsın?” sorularına, karanlığın içerisinde muzipçe gülüşüyle “çelik gibi” cevabını verdi. Ancak yine de ır- mağın, arkasından kendisine güldü- ğünü düşündü.

Konaklama yerine vardıklarında hala biraz ıslaktı Nihat. Günün doğması

na da daha birkaç saat vardı. Otur- duklarında yavaş yavaş üşümeye başladığını fark etti. Köylüler boşa ta- kılmıyorlardı “Yedek kıyafet alın ısla- nırsınız, fiyakalı olun” diye. Ama ol- maz ki fazladan taşınan bir iğne dahi ağırlıktır. “Yok, yahu ne yedek kıyafe- ti, terleyen çocuk muyum, gerillayım ben” diye sessizce söylenirken yaka- landı.

“Elbette gerillasın Nihat yoldaşım. Ancak yine de kuru çoraplarını hızlı bir şekilde giy-yarın çıtır çıtır olacak- sın. O zaman nasıl düştüğünü de anlatırsın. Şimdilik ayaklarından üşü- me yeter” dedi Şenay. Karanlığın sessizliğine ilişmeden Nihat’ın kula- ğının dibinde konuştu. Nihat kendin- den beklenmeyecek bir uysallıkla önce bir ayağını sonra öbürünü tüm kurallara uyup kuruttu, çoraplarını değiştirdi. “İki ayak birden çıkarılmaz.” uyarısı anlaşılan bir kulağından girip öbüründen çıkmamıştı.

Sabaha karşın o zifiri karanlığını ta- şıyordu gece. Her yanı kaplayan ses- sizlik içerisinde dağlarda anlaşılan ırmağın şarkısını söylüyorlardı yıldızla- ra. Ve hep birlikte bir düşün peşinde- lerdi besbelli. Bilmeden dağların dü- şünü. Usul usul yola koyuldular tepe nöbetçileri. Onlar yola koyuldukla- rında Alp’in yanına iyice sokulup daha yeni uykuya dalmıştı Nihat. “Uyku- dan tatlısı yok” diyerek Alp battaniye- yi iyice Nihat’ın üzerine örttü. Bir bat- taniyenin altında dört kişilerdi ama yine de sığma sorunları yoktu, bunu artık ilginç bulan bile yoktu.

Hem genç hem de coşkusu dorukta oluşundan mıdır nedir tüm birliğin Ni- hat’a özeni, sevgisi bir başkaydı. Hele de uyurken silahının üzerinde elini do- landırışını görenlerin tepkileri yok mu, iyi ki görmüyordu. Yoksa “çocuk muyum ben” der kızardı. Bazıları da ondaki bu silah sevgisinin dengelen- mesi gerektiğini, silahın bir araç oldu- ğunun kavratılması gerektiğini savu- nuyorlardı. Aslında bu konuda hemfi- kir olmakla beraber gel gör ki tepkile- ri farklı farklı olabiliyordu. Hepsi de bi- liyorlardı bu çocuk gibi davranmanın acısını çekeceklerdi.

Nihat uyurken Şenay şöyle bir bakıp geçti yanından. Nöbet yerlerini kont- role gidiyordu. “O bir çocuk değil o bir savaşçı. Biz onun annesi babası değil yoldaşlarıyız.” diye geçirdi için- den. Üstü kapalı mı açık mı diye bakmaya davrandı bakmadan adım- larını hızlandırdı.

Yaprakları alabildiğine sararmış ağaç- ların üzerinden güneş onlara ulaşma- ya çalışıyordu. Sessiz bir günaydının ardından çakı gibi uyandılar. Nihat hala biraz ıslaktı aldırmadı. İçtima için yerini aldığında iyice inceledi sağını solunu gülümsedi hafiften hala bu- rada olduğuna inanamıyor her sabah sevinci tazeleniyordu. Rüyalar sa- bahlarda gerçek olurlar. Onunki de öyle. Büyümek için sabırsızlığı, her işi aynı iştahla yapışı da hepsi bunun içindi. Annesi ardından bir yandan “o daha çok genç çocuk” diye ağlarken öte yandan “nereye oğlum evimin di- reği, sensiz kanadımız kırık olur, ev dönmez” diye ağlamıştı. Şimdi düşü- nüp o haline gülüyordu. Tabi ortalık durulunca annesi de kendi haline gü- ler olmuştu hele de oğlunu silah

elde öyle heybetli görünce “tövbeki ağlamam” demişti.

Ateşi, küçük bir çukurun üzerine ku- rup tutuşturduklarında çaydanlığı ateşin üzerinde tutmak için Nihat hemen atıldı. Mevsim soğuk olunca diğer ucu da gönüllü bulmakta zor- lanmadı. Çaydanlığın sapına geçirdik- leri sopayı bir iyice kavradılar kaldır- dılar alevlerin üzerine zerrece du- man çıkartmadan. Nihat, ateş vurduk- ça biraz irkildi. Tahmin ettiği kadar çok ıslanmamıştı. “Silahım ıslanmadı ya yeter” diye mırıldandı.

“Kahvaltıdan sonra silahını temizleye- lim Nihat.”

“Tek başıma temizleyebilirim Cihan Yoldaş.”

“Yine de beraber temizleyelim.”

“Tamam o zaman.” derken “Ne gerek varsa ben yaparım” tonu vardı sesin- de yine de sustu.

“Bak yine mermiyi ağza almışsın Ni- hat!.. Böyle giderse sen ya boş bir si- lah taşırsın ya da silahın boşta kalır. Senin elindeki oyuncak değil silah ve sen de çocuk değil savaşçısın.” Nihat hiç kafasını kaldırmadan, söküp önü- ne sıra sıra dizdiği silahının parçala- rını silerken, söylenenlerin ağırlığıy- la büküldü birden.

“Anlaşıldı mı Nihat yoldaş.” Nihat sa- dece başını sallayarak “Tamam” dedi. Alp yanlarından geçerken şöyle bir ensesine vurdu. Nihat gözleri öfkeden çakmak çakmak kafasını kaldırmadı bir şey diyecek oldu sustu. Cihan, Ni- hat’ın gözlerinin içine bakarak “Hak- lısın sen bir çocuk değilsin böyle yapmamalılar, ancak esas olarak bunu sen göstereceksin. Yoldaşlarına anla- tacaksın. İş, silahı ele almakla bitmez, başlar. Her adımında her soluğunda savaşçı olmalısın. Arkadaşlarla biz de ayrıca konuşuruz.”

Seri hareketlerle Nihat silahını taktı,

Cihan da kontrol etti. Artık silahı da üstü başı da kuru ve temizdi. Nöbe- te gitmek için saatine baktı izin aldı ve aynı hızla kalktı. Ardından Şenay seslendi. “Askeri eğitim başlayınca se- nin nöbeti değişeceğiz geleceksin”, dedi. Nihat sevinçle; “Tamam komu- tan yoldaş.” diyerek sıçrayan adımlar- la ilerledi.

Dere biraz kabarmış, çaydanlıkta çay bitmiş, ateşin közleri çukura doluş- muş herkes kendi işiyle meşguldü. Yeni savaşçılar askeri eğitim için son hazırlıkları yapıyorlardı. Bir el silah se- siyle birden doğruldular. Şenay sesin geldiği yeri fark etti. Ses nöbet yerin- den geldi. “Adalet, Cengiz nöbet ye- rine geriye kalan etrafı toparlasın beklesin. Sanırım bir kaza.” dedi Şe- nay. Endişeli gözlerle herkes birbiri- ne baktılar.

Cengiz hızla gidip aynı hızla döndü Şenay’ın yanına. “Komutan yoldaş, Ni- hat vuruldu.” dedi sessizce. “Nasıl, peki durumu nasıl?” diye sorarken iki- si de hızla ilerliyorlardı.

Nihat kafasının bir yanı, elleri kan içinde gözleri iri açılmış şaşkın bakı- yordu. İlk müdahaleyi Adalet yaptı. Nihat suskundu. Yarası ağır değildi ancak korktuğu her halinden belli oluyordu. “Partimin bana verdiği si- lahla, mermiyle ölecektim az kalsın. Oynama demişlerdi…” tüm söylenen- ler şimdi kulağında çınlıyordu. Kan- lı elleri yıkanırken derin bir soluk aldı. Hala pansumanın altından ılık ılık kulağının arkasından kan sızı- yordu. Göz bebekleri titredi. “Şimdi bana bir şey olsaydı yoldaşlarım.” diyerek dudaklarını kıpırdattı. Şe- nay “Ağrın çok mu?” diye sordu. Göz- lerini kapatıp açtı mahçup bir sesle “Yok değil.” dedi.

Konaklama yerinde çıt çıkmıyordu. Nihat’ı bir battaniye üzerine yatırdı- lar, başının altına montlardan yastık yapıp bir güzel yerleştirdiler. Her şey sessizce yapıldı. Hiç olmadıkları ka- dar bütün savaşçılar sessizlerdi. Ni- hat’a kıyamamanın, Nihat’ı savaşçı görememenin acısıydı yaşadıkları. Hiçbir çatışmadan hiçbir yaralanma- dan sonra böyle acılı, böyle sessiz kal- madılar. Hepsinden bir parça vardı Ni- hat’ta… Ona bakıp kendilerini göre- cek olmaktan utandılar.

Nihat, uzandığı yerden başını doğ- rultmaya çalışıyordu. Onu gören Şe- nay, yaklaşıp diz çöktü yanına; “Biraz dinlen konuşacağız.” dedi. Alp, tam elini uzattı saçını okşamak için, son- ra vazgeçip çekti elini.

Nihat sessizce sordu; “Silahım nerede?”

“Silahını Adalet yoldaş temizliyor, boşaltır getirir.”

“Ne diyorsun komutan yoldaş silahım boş mu olacak?” Kara kaşlarını alabil- diğine çattı Şenay;

“Nihat yoldaş, sen emir talimat din- lemezsen, gördüğün üzere silahın da seni dinlemez. Silah ancak gerçek savaşçıları dinler. Yoksa silah herke- sin elinde olabilir değil mi?” Nihat yine davrandı kalkmak için Şenay’ın bakışlarına çarpıp usulca yerine yat- tı.

Sanki birkaç saniyede birkaç yaş bir- den büyümüştü. Derenin sesini çok daha yakından duyuyor, yokuşun o kadar da dik olmadığını görüyordu. Dere deli yağmurlarla kabarmayı beklerken sabırsızdı. Nihat ise ileri atılmak için sabırsızdı hiç sektirme- den ateşler üzerinden geçip karşıya varmak için.

Elini bir alışkanlıkla silahına uzanır gibi öne uzattı yoktu. Ateşten elini çe- ker gibi çekti yutkundu. Hala yanın- da oturan Şenay’a dikti gözlerini “Hele bir toparlan, sen hele bir topar- lan.” diyordu gözleri.

İlgili Yazılar