Edebiyatımızın usta kalemlerinden Bekir Yıldız aramızdan ayrılalı tam bir yıl oluyor. 65 yaşında kaybettiğimiz yazarımız, 1933 yılında doğdu. Aslen Urfalı’ydı. Babasının polis olması nedeniy le, Anadolu’nun çeşitli bölgelerini gezdi. ikokuldan sonra Adana Sanat Enstitüsü’ne girdi. Eğitimini istanbul’da tamamladı. Bir yıl kadar değişik işlerde çalıştı. Daha sonra istanbul Matbaacılık Okulu’na girdi. Dizi operatörlüğü yaptı. Bu yıllar, ’60’lı yıllardı ve bir Almanya sevdasıdır almış başını gidiyordu. Yaygın inanış Almanya’nın işçiye “çok” para verdiği şeklindeydi. Babası memurdu ama fakirdi. Dayıları bir lokma ekmek için kaçakçılık yapıyordu. Kaçakçıların yolu mayın döşeli tarlalarda bir ayak izi kadardı. Ölüm tarlasıydı adı ama ekmeğin yolu oradan geçiyordu. Patlayan mayınla parçalandı dayısının gencecik bedeni. Anasının dayısı için yaktığı ağıt, aklından hiç çıkmıyordu. Diğer dayısını ise, mayın tarlasından geçerken jandarmalar vurmuştu. Bu kadar mı? Kimi gözünü v erdi may ına, kimi ayağını… Ne zaman koltuk değnekli bir adam görse, hemen Urfa düşerdi aklına. Susuzluktan dudakları çatlayan Harran Ovası… Sevgiye hasret Urfalılar’ın yüzleri… Bir de ekmek parası uğruna mayın tarlasından geçerken patlama sonucu ölen dayısı… Bir de o gelirdi aklına. Her şey bir lokma ekmek içindi ama o, mayın tarlalarında ölmeyecekti. Okuyacaktı. Ve okudu da ama yine işsizdi. Ekmek aslanın ağzındaydı. Almanya’yı duymuştu bir kez. Çok para veriyorlardı Almanya’da. Yolu yok, O da gidecekti.

1962 y ılında ay rıldı ülkesinden. Alamanya’y a işçi olarak gitti. Çok şey görmüştü Almanya’ya giderken. Ve Almanya’da gördüklerine şaşmış kalmıştı. Koltuk değneğiyle geziyordu hemşerileri. Bu Urfalılar’ın kaderi mi diyecekti ki, ülkesinin insanlarının çoğunun böyle olduğunu gördü. Kiminin kolu, kiminin bacağı yoktu. Ekmeğin yoluna döşenen mayının bir tek Urfa’nın tarlalarında olmadığını gördü Almanya’da. Fabrikalarda, sokaklarda da mayın döşeliydi. Yazacaktı bunları. Gördüklerini anlatacak. Buna karar verdiğinde bir sorumluluk üstlendiğinin farkındaydı. Gördükleriyle yetinmedi. Daha çok araştırdı. Ekmeğin yoluna mayını kimin döşediğini bulmaya çalıştı. Ülkeye dönüşünde bir baskı makinası getirterek matbaacılığa başladı. Bir de dizgi makinası alarak Asya Matbaası’nı kurdu. Almanya’daki gözlemlerini, Almanya’ya giderken gördüklerini “Türkler Almanya’da” adlı bir

kitapta topladı. Ve “İnsan Posası” ile kapitalizmi anlattı.

İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun önündeki kuyruktan, isimleri okunanlar toplandılar Alman doktorun odasında. Alman doktoru “Soyunun” dedi. Soyuundular. “Sıraya girin!.” Sıraya girdiler. Kim bu Alman doktoru? Görevi ne? İnce uzun boylu, yorgunluktan değil, işinin keyfini çıkartmak için oturdu bir sandalyeye. Karşısındakilere bakmaya başladı. Mehmet Atalay sol baştan üçüncü… Hepsinin işlemi tamam. Ama son söz gene bu Alman’ın. Her şey iki dudağının arasında. “Tamam geç… Sen gidemezsin…” Nasıl karar verecek bu iki sözcüğe? Karşısında çırılçıplak bekleyen emekçilere bakıp sigarasını tüttürdü… Kim Alman doktorunun babası? Bir Gestapo subayı mı acaba. Toplama kamplarında da insanları böyle çırılçıplak soymamış mıydı f aşizm? Bu bir faşizm miydi? (…) Bu sıralanış, bu soyunuş, bu gidiş başkaydı kuşkusuz. Sömürülecek ülkeler sıralanmıştı diplomasi masalarında. Ya soyunuşlar? Bir ülkenin yeraltı, yerüstü değerleri soyulduktan sonra insanları soymaktan kolay ne

vardı?

(…) Doktor ayağa kalktı. Korkulu canların çevresinde dolaştı. Sonra karşılarına geçti. Ellerinizi uzatın. Yirmi el öne uzandı. Bileklerinizi parmaklarınızı oynatın… Diz çökün. Diz çöktüler. Oturup kalkın. Oturup kalktılar. Alman doktorunun görevi anlaşılıyordu. Milyonların içinden en güçlülerimizi seçip kapitalizmin hizmetine sunacaktı… “Herkes ağzını açsın.” Herkes ağzını açtı. At pazarında atın y aşını anlamak için nasıl dişleri sayılırsa, Alman doktoru da Mehmet Atalay ve ötekilerin dişlerine baktı tek tek. (…) Giyinecekleri sıra Alman doktoru son buy ruğunu verdi. “Donlarınızı indirin…”(1)

70’li yıllara geldiğinde bir tek Almanya’nın değil, kendi ülkesinin de yolları, fabrikaları, meydanları, köyleri mayınla döşenmişti. Artık bir tek Alman doktorları değildi işçilere soyunun, diz çökün diyenler. Kendi ülkesinde de işçiye, emekçilere diz çöktürülüyordu. Umutsuzluk dayatılıyordu. Ve her şey yine bir lokma ekmek içindi. Bunları da yazacaktı. Anlatırken kapitalizmi teşhir edip, sosyalizmi savunacaktı. Kapitalizmin mayın tarlalarına dinamitle girecekti. Bunun için önce yazarın görevi dedi Bekir Yıldız; “Yazarın görevi, insan sevgisi, yiğitlik, şevkat, namus duygularını coşturup, üretim araçlarını sömürülen sınıflar adına ele geçirilmesinin kavgasını vermektir. Gerçekleri yoğurup dinamit haline getirmeye çalışırım. Okunduğunda bu dinamitin mutlaka patlamasını isterim” dedi ve tüm gerçekleri çıplaklığı la yazmaya başladı. Yazılarıyla kapitalizme karşı kavgaya girdi.

Emekçilerin mücadelesini anlattı. “Alçaklar Görsünler gücümüzü. Bütün emekçiler katılıyormuş. Biz de katılalım. Yeter diyelim sömürünün böylesi. Birleşebilirsek, birleşebilirsek ne demek. Birleşelim. Burada, şu küflü, hayvanların bile duramayacağı yerde ölüp gitmek yerine, yeryüzüne merhaba diyelim.”(2)

Evet, ustanın dediği gibi oldu. Yeryüzüne merhaba diyebilmek için bütün emekçiler harekete geçtiler. Onlar yürümeye karar verdiklerinde yol uzundu. Ancak bitmez değil. Yollar yürümekle aşınmaz diye açıklama yapıyordu sömürüyü temsil edenler. Korkmamış gibi davranıyor ve yürüyenleri korkutmak için tankları çalıştırıp yollan kesmeye çalışıy orlardı. “…Bağrışmalar duyuluyordu. İsmi emekçi olan kim varsa katılsın. Tanklar korkutmasın hiçbirinizi. Unutmayalım arkadaşlar, bizleriz tankları yapanlar. Mestan korkuyordu.”(3)

Katılanlar, katılmay anlar vardı bu yürüyüşe.

Korkan katılmıyor, ama dayanamıyor, uzaktan seyrediyorlardı. Katılanlar tankların üzerine yürüyordu korkmadan. Ama herkes katılmalıydı bu kavgaya. Katıldıkça çoğalacaklar, çoğaldıkça korkuyu aşacaklardı. Yoksa nasıl kurtulacaklardı? Beklemeye vakit yoktu artık. Tanklar tüm sokakları tutmaya başlamıştı. Hedefsizdi. Ya tanka sığınacak korkanlar, ya da emeğe… “Bir emek sözüdür dolanıyordu meydanları ya, anlamıyordu Mestan olup bitenleri. Hele caddeye çıktığında şaşırması, korkması daha bir çoğaldı. Hiç bu kadar olduklarını sanmamıştı. Durmak istedi bir kenarda, yan sokaklardan gelenlerin çoğalması, durduğu yeri durulmaz etti bir solukta. Caddeye yığmıyorlardı şimdi. Ama önlerinde tanklar vardı. Yürüyelim diye sesler duyuldu. Yürümeye başladılar. Mestan direniyordu. Az sonra bir tankın önünde buldu kendini…” Büyük bir meydandalardı. Konuşmacıların sesleri geliyordu. Emek üzerine konuşuyordu birisi. Silahlar patlamaya başladı. “Meydan sarılmış, kurtulamazsınız diye bağırdı saranlar. Herkes işinin başına dönsün.” Yeni bir konuşmacı çıktı kürsüye. “Arkadaşlar dağıtırsanız eğer, gücümüz anlaşılmamış olur. Bir yere gideceksek bir arada gitmeliyiz.” Bir el silah patladı. Konuşmacı yığıldı olduğu yere. Başka bir konuşmacı çıktı. Vurulan arkadaşını doğrulttu.” Öldürdüler” dedi. Silah sesleri çoğaldı. “Mestan iyice şaşırmıştı. Emekçiler kendilerine yeni bir yol açmışlardı. Tüm kalabalık buradan akmaya başladı. Vurulanlar, ölenleri bırakmıyorlardı meydanda. Sırtlarında taşıyorlardı. Aşağıya daha büyük bir meydana yürüyorlardı. (…)” Kurşun, copun üzerine doğru gidiyorlardı…”m

Yetmezdi. Reşo Ağayı, Kara Vagon Kaçak Şahin, Sahipsizler, Evlilik Şirketi, Beyaz Türkü, Halkalı Köşk, Demir Bebek, Mahşerin İnsanları, Aile Savaşları, Darbe, Harran ve Zalim ve İnanmış ve Kerbala ile devam etti. Kitaplarında zulme, sömürüye karşı mücadelesine. Çok şey gördü geçirdi Bekir Yıldız. Öfkelendi, kızdı, hesap sormaya çalıştı düzenden. Karamsarlığa düştüğü de oldu. Cuntayla gelen yılgınlık ortamında alındı, küstü. Ama vazgeçmedi kimileri gibi. Değişmedi. Halk değerleri güçlüydü. Tutan bağlar oldu. Yozlaşmadı. Yozlaşmasını isteyenlere; “Bana diyorlar ki, dünya değişti. Türkiye de değişti. Sen de yazar olarak değişmelisin. Ben bunu kabul edemem. Bir yazardan bunu istemek çok edepsizce birşey. Bizim inançlarımız kendimize ait inançlar değil ki. Yüzlerce yıldan beri binlerce insanın oluşturduğu bir inanç bu. Bu inanç bugünki egemen güçlerin, emperyalizmin amacı doğrultusunda yok kabul edilebilir mi? Ben kabul edemem. Çünkü ben sosyalizmi anti- emperyalist olduğu için seçtim. Bin yıl önce de yaşasaydım, baskılara karşı bir alternatif arardım. Ama bu çağda yaşıyorum. Fabrikalarda çalıştım. Gördüm ki emperyalizm, insanları araç edip dünyayı da yok ediyor. Emperyalizmin alternatifi sosyalizmdir…”(5 )dedi.

Uzun sürse de Bekir Yıldız’ın küskünlüğü, darlığı, dünyanın her zamankinden daha çok sosyalizme ihtiyacı olduğunu söylemiş ve “yazacaklarım var, ölecek de olsam yazmayı istediklerim var. Yazacağım” diyerek 1995 Aralık’ında yeniden söz veriyor halkına. Ancak rahatsızlığı nedeniyle çalışmalarının sonucunu alamadan 1998’in 8 Ağustos’unda geçirdiği kalp krizi nedeni le aramızdan ayrıldı. Saygıyla anıyoruz ustayı.

Kay naklar

1- B.Yıldız, insan Posasv sf 11-12

2-B. Yıldız, Düny adan Bir Atlı Geçti, sf 13

3-Düny adan Bir Atlı Geçti sayfa 84-85

4-age. sayfa 85-86-87-88-89

5-Ev rensel, 17 Aralık 1999

İlgili Yazılar