Eşcinsellikle ilgili birçok şey yazıldı çizildi. Bu sayfalarda bir şeyleri tekrarlamaktan ziyade, meselenin geneline katkıda bulunabilecek bir detay üzerine tartışalım istedik. Yani uzun uzadıya eşcinselliğin kökenini tartışmak yerine “Nasıl oluyor da eşcinsellik çok sıradan, doğal ve geniş kitleler tarafından benimsenmiş bir şey gibi lanse ediliyor?” sorusunu sorarak başlayım istedik. Gerçekten eşcinsellik yani l,g,b,t veya i olabilme durumu toplumlar için çok mu normal?

Neredeyse toplumların kültürlerinin bir parçası gibi gösterilen eşcinsellik, her zaman egemenlerin sapkın bir fiili ve halk kitlelerini uyutmada kullandıkları bir politika unsuru olmuştur. Antik Roma’da eşcinsellik mevcuttu fakat bu sapkın cinsel eğilim yöneticiler tarafından benimsenmişti. Benzer bir şekilde Osmanlı’da padişahlar ve beyler arasında bu eğilim çok normaldi. Günümüzün Osmanlıcıları bunu ne kadar akıllarına getirmek istemese de saray ahalisinin hemcinslerine düşkünlüğü hiç de anormal karşılanmıyordu o zamanlar. Bunu kanıtlayan el yazmaları, anılar, direktifler ve tavsiyeler bugün hala okunabilir. “Yaz olunca avratlara, kışın oğlanlara meylet ki, vücutça sağlam olasın. Zira oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir araya gelirse vücudu bozar. Avrat teni ise soğuktur, kışın iki soğuk, vücudu kurutur.” diye öneriyordu bir saray eşrafı. Ayrıca o dönemde yapılan bu konuyla ilgili minyatürlere baktığımızda işin nerelere vardığını görebiliyoruz.

Peki, saray ve beyler, paşalar arasında bu kadar yaygın bir şekilde eşcinsel ilişkilerin mevcut olmasının nedeni nedir? Bu sorunun bir kısmına şöyle cevap verebiliriz: Egemen sınıf, halktan ve onun değerlerinden tamamen kopmuştur ve tatminsiz cinsel duyguları sapkınlık derecesine varmıştır. Bunu destekleyecek bir kaç örnek verebiliriz: Osmanlı Padişahlarının olağandışı bu cinsel tercihleriyle ilgili kaynaklar, (Hammer ‘in kitabının 285. Sayfası, Alfanso De la Martin’in Osmanlı Tarihi kitabının 1.cilt 114.s, Reşet Ekrem Koçu’nun Osmanlı Padişahları eserinin 207.s, Çağatay Hoca’nın T.T.K yayınlarından çıkan kitabının 43.s, Rıza Zelyut ’un Osmanlıda Karşıt Düşünce ve İdam Edilenler kitabının 108.s, Erdoğan Aydın’ın Fatih ve Fetih adlı kitabında)

“Padişah yakınlarında bulunan ve iç sarayda çalışan içoğlanları, yakışıklı ve parlak gençlerden seçilir ve yüzleri peçe ile kapatılırdı” ve bunu İslam hukukunda şu sözlerle meşrulaştırıyorlardı;

“Genç bir hoca veya terbiyeci, genç ve bıyığı bitmemiş çocuklarla fazla yalnız kalmasın. Zira nefis, insanları kötülüklere sevk edebilir. Hatta bu tür gençler yüzlerine peçe bile örtebilirler. Bu tür gençlere şabbemret denilir”.

Padişahlar cinsel ilişkide bulunmak için güzel oğlanları toplatıp hareme alıyorlardı.
(Osmanlı tarihi, Alphonse de Lamartine, Cilt 1, S:114)

Fatih sıkı bir oğlancıydı. (Reşad Ekrem Koçu, Osmanlı padişahları, S:207-221)

4. Murat’a annesi oğlan bulurdu. (Reşad Ekrem Koçu, Osmanlı padişahları, S:207-221)

Vezir Ahmet Paşa, padişahın özel hareminde bulunan ve cinsel ilişkide olduğu oğlanına aşık oldu diye öldürüldü (St. Shaw, 1, S:203)

Ayrıca Osmanlı padişahlarının ölüm nedenlerini ortaya koyan bir kaynakta 4. Murat’ın bir gün “İstanbul’un en şişman kadınını” bir başka gün ise ” İstanbul’un en zayıf kadınını” haremine istediği bilinir. Ayrıca 4. Murat’ın iç oğlan Musa Çelebi’ye olan aşkı da resmi belgelerde yer almıştır. Saray şairleri bu düşkünlüğü dizelerine bile taşımışlardır. İşte bir kaç örnek:

“Kızoğlan kızı nâzın, şehlevend âvâzı âvâzın,
Belâsın ben de bilmem, kız mısın, oğlan mısın kâfir.”

“Ben olsam bir de mutrib, bir de tarf-i cûy-bâr olsa
Hoş imdi bir de farzâ bir cüvân-i şîvekâr olsa.”

(Benimle birlikte bir çalgıcı olsa ve bir ırmak kenarında olsak; örneğin yanımızda bir de işveli bir oğlan olsa…)

Necati Divanı’ndan;

“Ben kocaldım gam-ı aşkınla yiğitlik bu mudur
Hele ey pîr olası yâr-i civânım Şeyhî.”

(Aşkının üzüntüsüyle kocadım ey yaşlanası oğlan sevgilim Şeyhî, senin yiğitliğin bu mudur?)
Cem Sultan Divanı’ndan:

“Cihân rindi oluptur Cem ki her dem
Gözü gönlü şarâb ile püserde.”

(Cem, dünyada vurdumduymaz bir kalenderdir; gözü-gönlü şarap ile oğlan çocuklarındadır.)

Hamdullah Hamdi’den

“Hammâmına bârid idim Göynük’ün ammâ
Hammâmcısını gördüm hammâmına ısındım.”

(Göynük’ün hamamına pek soğuktum ama
Hamamcısını görünce hamamına ısındım.)

Burada küçük bir kıyas yapacak olursak halkın dönemin halk şairlerinde ya da edebiyatçılarında böyle bir şeye rastlayamazsınız.

Kapitalist toplumda ise eşcinsellik piyasaya ve burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden durumdadır. Kapitalist sistemin doğal bir sonucu olan yabancılaşma bu konuda da karşımıza çıkar.

Marks, 1844 Elyazmaları adlı eserinde insanın çalışmasını hayvanlardan ayıran özellikleri ortaya koymaktadır: Bir, hayvan “yalnızca” kendisi ve yavrusu için doğrudan gereksinim duyduğunu üretir. Başka bir deyişle “hayvan” tek yanlı üretirken, insan evrensel bir üretimde bulunmaktadır. İki, hayvan “yalnızca” doğrudan fiziksel gereksinim egemenliği altında üretir. İnsan ise, üretimde böyle bir gereksinimden özgürdür… Üç, hayvan “yalnızca“ kendisini üretir. İnsan üretim faaliyeti içinde tüm doğayı yeniden üretir. İnsan, doğanın bir parçasıdır. Marks şöyle ifade ediyor bunu: “İnsan doğa ile yaşar, bu şu demektir, doğa, onun ölmemesi için, birlikte, doğayla iç içe kalmak zorunda olduğu vücududur insanın fiziksel ve ruhsal yaşamının doğa ile ilgisinin olmasından başka bir anlama gelmez. Çünkü doğa insanın bir parçasıdır.” Oysa bugün kapitalizm insanı doğaya karşı da yabancılaştırmıştır.1-15pages_easy_Sayfa_16

Bu durum aynı zaman da zincirleme olarak birbirini tetikleyen bir durumdur. Emeğine yabancılaşmış insan, giderek doğaya da yabancılaşmakta, doğaya yabancılaşan insan bir süre sonra kendi kendisine, insanın etkin işlevine, yaşamsal faaliyetlerine yabancılaştırılmaktadır. Bu da zamanla kendi türüne de yabancılaşan insanı yaratmaktadır. Eşcinsellikle ilgili sorunu da bu kapsamda ele almak gerekir. Eşcinsellik bu yabancılaşmanın sonucudur. Ve kitleler arasında medya kullanılarak, her türlü ideolojik propaganda ile özel olarak yaygınlaştırılmaktadır.

Eşcinselliğin egemen sınıfların içinden halk kitlelerinin arasına girmesi özellikle 2. Paylaşım Savaşı’ndan sonra karşımıza çıkar. Bu durumun Emperyalist 2. Paylaşım Savaşı’ndan sonra gelişmesi dikkat çekicidir. Çünkü emperyalizmin iktidarını kaybedeceği korkusu en çok bu yıllardan sonra onu sarmıştır. Ve tarihte olmadığıkadar her alanda önlemler almaya çalışmıştır. Çünkü kitleler sosyalizm ve sosyalizmin kazanımlarıyla birlikte kapitalizmin çirkin, çürümüş, asalak, insanlık düşmanı yüzünü daha iyi kavramaya başlamış, Sovyetler’in faşizme karşı verdikleri insan üstü mücadele büyük ve geniş bir sempati yaratmıştır. Kitlelerin düzene karşı memnuniyetsizliği artmıştır. Dünyanın 1/3’ü emperyalist pazarın dışına çıkmıştır. Birbiri ardına gerçekleşen devrimler emperyalizmin sömürü ağını parçalanmıştır.

Lenin, daha 1900’lü yılların başında ilan etmişti bu durumu: Çağımız emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır! Emperyalistler bu tehlikeye karşı her alanda ideolojik, kültürel, fiziki, sosyal… saldırıya geçecek, tarihin akışını engellemeye, sonunu geciktirmeye çalışacaktı. Yazılı ve görsel medya bu alanda etkin olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kitleler iktidar hedefinden koparılmakta, daha fazla depolitize etmek için cinsellik, pornografi belirli merkezlerden, sinema, dizi, reklam vb yöntemlerle bombardımana tutulmuştur.

Ülkemizde bu tarz filmlerin sinemalarda yer alması 1975’li yıllardır. Zeki Müren’ler bu dönemlerde ortaya çıkmıştır ve pohpohlanmıştır. 1975-79 yılları Yeşilçam sinemasının düzeysizleştiği, seks filmlerinin yaygınlaştığı yıllar olmuştur. Aynı şekilde gazino ve pavyonlarda eşcinsel, travesti ve transseksüeller artık çoğunluğu oluşturmaya başlamıştır.

Ülkemizde eşcinselliğin, cinsel sapkınlıkların ve yozlaşmanın devlet politikası olarak özel olarak yaygınlaştırılması, meşrulaştırılmasında 12 Eylül 1980 Amerikancı Askeri Faşist Cunta bir dönüm noktasıdır. Türkiye halkları eşcinsel, homoseksüel, travesti, gay, lezbiyen, heteroseksüel gibi kavramlarla 12 Eylül 1980 Amerikancı Askeri Faşist Cuntası sonrasında tanıştı. Zeki Müren’in mini etekle uçaktan indiği görüntüler herkesin aklındadır. Eşcinsellik artık sanatçı alameti olarak sayılmaya başlanmış, Zeki Müren, Bülent Ersoy gibi “sanat güneşlerimiz“ ortaya çıkarılmıştır.

1-15pages_easy2312 Eylül faşist cuntası aynı günlerde “bir silindir gibi” halkın üzerinden geçmeye çalışıyordu. 12 Eylül askeri faşist cuntası, yükselen devrimci muhalefeti ezmeye çalışırken, bir yandan da eşcinsellik yaygınlaşmaya, bir kimlik kazanmaya başlamıştır. Bu dönemde eşcinsellik emperyalizm tarafından bir ihraç malı olarak topluma dayatılmıştır.

12 Eylül askeri faşist cuntasının yüz binlerce kişiyi gözaltına alıp, işkencelerden geçirirken, yüzlerce devrimci, ilericiyi sokakta, dağda, hapishanelerde, işkencehanelerde katlederken eşcinsellik konusunda “özgürlükler“ bahşetmesi noktasında, “NEDEN?“ sorusunu sormadan geçemiyoruz. Bu kadar kişi işkenceden, katliamlardan geçirilirken, eşcinselliğin böyle pazarlanması, üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır. Ve belirtmeden geçemeyeceğimiz bir noktada şudur: Türkiye solunun büyük kesimi, 12 Eylül 1980 Faşist Cunta yıllarında “kadın sorununu” keşfetti. Özellikle 2000’li yıllarda ise “eşcinselliği” keşfetti. Bu durum da üzerinde düşünülmesi gereken bir başka noktadır.

Açıktır ki eşcinsellik burjuvazi tarafından zorla yaşamımıza sokulmakta, hatta bir direniş mevzisi gibi gösterilmektedir. Kökü kökeni bu kadar belliyken biraz düşünsek sahi eşcinselliğin yaygınlaşıp normalleşmesi, kendi kültürel şekillenişini yaşamlarımıza empoze etmesi hangi sınıfın çıkarlarına yarıyor?

İlgili Yazılar