” . . . kuşatıldığı ve boğulmak istendiği bugünün
dünyasında geleceği simgeleyen
yalnızca o.
yeni ve gerçekten evrensel kültür için,
bütün insanlığın istemi ve umudu, şimdi
onların iki yana sarkmış kollarının gücünde”

Bu cümleler Evrensel Kültür dergisinin Kasım ’91 tarihli 1. say ısının sunuş yazısından. Kapakta ve yazının yanındaki tabloda iki işçi yer alıy or. Biri “yorgun ve kuşkulu” (1) bakıyor dünyaya diğeri diğeri “inançlı ve öfkeli” (2) … İkis inin de y umrukları sıkılı. Yazar açıklama y apma gereği hissediy or: “İki duy gunun da y umrukları, geçen zamanı anımsar, geleceğe hazırlanır gibi sıkılı” (3).
İlk sayının kapağında yer alan tablo ve “evrensel kültür” kavramıyla neyin kastedildiğini açıklamadan anlamaya çalışıyoruz. Sözü edilen kültür “yeni ve gerçekten” (4) evrensel kültür. . Burada”yeni ve gerçekten” kavramlarına vurgu yapılmasından “Bugün kendisinin, bütün dünya, bütün insanlık ve bütün zamanlar
için geçerli olduğunu ileri sürmeye cesaret eden yalnızca kapitalist emperyalizmin kültürü” (5)nden ve bunun
evrensel görünümünden ay rım konulmak istendiğini anlıyoruz. Yani “bütün insanlığın istemi ve umudu” soy utlamasıyla işaret edilen, sosyalizm ve onun egemenliğinde varılacak olan evrensel (sosyalist) kültür kastediliyor. Ve yöntem konusunda en büyük söz söylenmiş oluyor: “Şimdi onların iki yana sarkmış kollarının gücüy le” (6) Evet… Evrensel Kültür’ün ilk sayısının ilk sayfası büyük iddialarla açılıyor.
“Sosyalizm hırpalandı ve horlandı.” (7) derkenki aktüel ve hümanist entellektüelizmin (ki bu yaklaşımın dergi
çizgisinin genelini karakterize ettiği anlaşılıyor daha sonra) dışında açık bir sınıf tavrı içeriyor bu satırlar. Peki
ya sonra? Sonrası, renkli birinci hamur kağıtlarda küçük burjuva sanatın arz-ı endamı, güncel ve aktüel olanın “tarafsızca” sergilenişi. “Bütün dünya, bütün insanlık ve bütün zamanlar için” olma iddiası, yalnızca burjuvazinin değil kendi tarihsel ve toplumsal koşullarında devrimci bir misyon yüklenen her sınıfın iddiası oldu ve olacak. Bu anlamda bu, kapitalizmin yeni ileri sürdüğü birşey değil, burjuva devrimler çağından
kalma bir slogandır. Proletarya da dünya sahnesinde devrimci bir sınıf olarak yerini alırken aynı
iddialarla kapitalizmin çürümüş ve köhnemişliğinin karşısına çıkacak. Yalnız bir farkla ki kendi iktidarını kurup geliştirirken aynı zamanda kendisiyle birlikte bütün sınıfları ve sınıf farklarını tarih sahnesinden
silmeye başlayarak. (Çünkü proletaryanın sınıf, sömürü ve kâr üzerine kurulmuş bir toplum dan yana çıkarı y oktur. Çünkü o zaten -kabaca- emekçi bir sınıf olma özünü taşımaktadır.) İşte bu yüzden proletarya ilk
kez ve gerçek anlamda insanlığın, insanlık tarihinin çıkarlarını kendi çıkarları ile bütünleştirdiği için bütün insanlığın umudunu ve geleceğini temsil edecektir. Bu özelliklerinden ve enternasyonalist yapısından dolayı
proletaryanın eylemi ve ikti darı bütün çağlarda ve bütün insanlık için ilerici, geleceğe dönük evrensel bir kültüre doğru gidiş sürecini de içerir. Evrensel kültür kavramı da, proletarya ideolojisinin eylemle somutlaştığında dünyanın neresinde olursa olsun ortaya çıkaracağı, ileriye taşıyacağı, insanın özüne ait ilerici ve gelişebilir kültürel bütünlüğü ifade eder.

Bu genellemenin dışında ele aldığımızda bu kavramlar soyuttur. Geleceğe dair bir kültürel oluşumdan, bütün insanlığın taşıyacağı değerler bütününden somut bir biçimde söz etmek imkansızdır. Evet, ku-ramsallaştırılabilir. Emperyalizmin bütün cephelerde yenilgiye uğratılması ve bir kültürel kalıntı olarak burjuva kültürü- nün de tasfiye edilmesinden sonra insanlığın sahip olacağı değerler bütününden söz edilebilir.Fakat bu çokluklasınıflı toplumlarda yaratılan toplumsal kültürün anti tezini taşıyan genel ifadelerin ötesine geçmeyecektir.

O halde somut ve yaratılmakta olan bir kültürden söz etmek istiyorsak bugüne, gericileşen ve yozlaşan emperyalist kültürün karşısında alternatif, statik olmayan fakat geleceğe kalacak olan kültürün, yeni insan kültürünün nerede, hangi koşullarda ve nasıl yaratıldığına bakmak gerekiyor.

Paris komünü, ilerici barutu tüken- mekte olan burjuvazinin karşısında, 72 günlük kısa iktidarına rağmen insanlık tarihine yazılacak kalıcı değerler yaratarak patlamıştı. Bugün bile’cesaret ve atılgan- lıkla” anılıyor. Benzer biçimde, emperya- lizmin çürümeye başladığı insanlık adına yeni ve ileri hiçbir şey yaratamaz konu- muna ulaştığı ve bunun toplumsal yapıda ve çöküşme kültür ve sanatında yansıma- sını bulduğu bir dönemde Ekim Devrimi, bütün emekçi yığınların umudunu kendin- de toplayarak proleter devrimler çağını başlattı.

İnşa edilen sosyalizmlebirlikte coşku- lu vedinamik bir toplumsal yapı yaratıldı. İşte “yeni” buydu. Sanat alanındaki yaratı- cılık ve atılım, kitlelerin sanatsal üretim faaliyetine katılımı, devrimin yarattığı yeni değerlerdi. Daha sonraki dönem de sömürge halkların, sabır, özveri veyaratıcılık değerlerini öne çıkaran anti emperyalist gerilla savaşları çağadamgasını vurdu. Çin, Küba, Vietnam, Kore, Angola, Nikaragua, Salvador devrimci halk savaş- ları yeni değerler, yeni kültürler yaratarak yaşandı. Evet yalnızca devrimler ve devrimci ikti- darlar değil aynı zamanda ikti- darı alma savaşı içinde devrim- ci mücadelenin gelişim süre- cinde de emekçi yığınlar insan- lığakalıcı değerlerbıraktılar. Bu değerler somuttur ve mirastır. Ve bugün geleceğe kalacak, evrenselleşecek olan her yeni gelenek, yeni değer ve kültür bu mirası alarak kavga alanla- rında yaratılacaktır.

Emperyalist medyaların ya- yın tekellerinin körüklediği tü-keticilik kültürü ve içeriği olmayan, biçimde şatafatlı ve teknolojik kılınmış “sanat” ürünleri; 12 Eylül sonrasında daha da kurumlaşan edilgen- leşmiş, kimliksizleşmiş insan tipini yaratma çabası… Hedef- lenen insan tipi dolayısıyla toplumsal kültür açıktır. Veri- leni alan, kozmopolit, üretken

olmayan fakat tüketimhırsı olan, edilgen ve kaderci. Kendisine ve topluma yabancılaş- mış, bireyci ve bencilleşmiş insan. Bu anla- mıyla kültürel savaş da sürüyor bir yandan. Toplumsal dokuya egemen kılınmış bu de- ğer-sizlik-lerin alternatifi yaratılıyor-sa eko- nomik -demokratik alandan, iktidara kadar en geniş anlamıyla ve her alanda verilen hak alma mücadelesiyle yaratılıyor. En tipik ör- neğinden başlanabilir:

Kentlerde kimlik kaybına, kültürel deje- nerasyona, arabeskleşmeye en açık bölgeler gecekondular. İlk kuşak kentleşme kültürü karşısında tutuculukla kırdan taşıdığı gele- neklerini, feodal kültürü içine kapanma tepkisiyle korumaya çalışırken, ikinci ku- şak-gençlik, parıltılı kent yaşamı karşısında, iki kültür arasında savruluyor. Bu edilgen- liğin ve arabeskleşmenin yaşanmaya başladığı aynı mekanlar- da örgütlü hak alma bilincinin yeşerdiği gecekondu bölgelerinde kollektif bir yaşa- mın, sınıfdayanışmasının en güzel örnekle- ri doğuyor. Konut ihtiyacı olanların evleri- nin temelleri ortaklaşa atılıyor. Duvarları onlarca el örüyor birlikte. Yol-su- elektrik- eğitimsorununa alternatifler üretiliyor. Üre- tim ve tüketim küçümsenemeyecek hızla kollektifleşiyor. Yıkım ekibi ve polis işga- line arabesk bir boyun eğişle değil meşru bir direnişle dişediş karşı konuluyor. Gün- demine kültür merkezleri giriyor. Nedenini özgün tahliller yaparak aramaya gerek yok. Örgütlü mücadele kitleleri hızla kendi kül- türünü yaratmaya yöneltiyor.

“Marksistleşemezler” saptaması yapılan

gecekondu emekçileri,20 yıllık marksologlardan daha hızlı devrimcileşiyor.

Bir başka örnek:

Kürt halkı, 1938’deki son ha- reketlenmesinden sonra, kıyımlar, zorunlu iskanlar, asimilasyon poli- tikalarıyla susturuldu. 70’lerin so- nuna kadar suskun, içine kapanık ve ulusal kimliği hızla törpülenen birsüreç yaşadı. 70’lerin sonunda başlayan ulusal hareketlenme Kürt halkının ulusal kimliğini öne çıkarttı. Bu kimliği iktidara dayatma ve meşrulaştırma gibi

Bugün dünü miras alırken geleceğe kalacak aynı zamanda. Geçmiş ve geleceğin, evrenselle özgülün diyalektiğidir bu. Sosyalist kültür ve değerler bütününe bugünün somutundanulaşılacak. Yani mücadele alanlarından.

temel bir sonucu olmasının ya- nısıra Nevroz’larla, Serhildan’larla kitleselleştikçe, tarihten bu yana taşınan ulusal ve toplumsal değerler yenileni yor, bir senteze ulaşıyor ve müzik, tiyatro, resim ve benzeri alanlarda ürüne dönüşüyor. Kültürel erezyon ve asimilas yonun etkileri büyük bir hızla siliniyor. Uzun değil son 15 yı lın, direnişin yarattığı değerler toplamı.

Örnekleri çoğaltmak müm- kün.

Üniversite gençliği YÖK’le itildiği ezberci, edilgen, tektipli- lik konumundan, yarattığı mü- cadele süreciyle sıyrıldı.

Mücadele, üniversitelerde de yeni insan tipini yarattı: Sorgulayan, araştıran, müda- hale eden öğrenci gençlik. Bu direnişlerle, boykotlarla, işgallerle yaratıldı. Gençlik, polis kuşatması altında kurultayını olması gerektiği gibi tamamlarken, bir yandan da koşulların zorluğuna karşın tiyatrolar, müzik grupları örgütledi. Geleneksel şenliklerinesahip çıktı.

Memurlar, Temmuz eylemleriyle, meş- ru grevleriyle kırdılar kapıkulluğu kavra- mını, işçi sınıfı sayısız deneyimlerle zen- ginleştirdi tarihini, sınıf ideolojisini bu sosyal pratikte, bu deneyimlerin ışığında kavradı.

Yani evet, tam da Evrensel Kültür’de söylendiği gibi bütün insanlığın istemi ve umudu onların kollarının gücünde. Fakat kolları iki yana sarkmış değil işliyor. O kollarının gücüyle yaratıyor emekçi yığınlar kendi dünyalarını ve o dünyanın kültürünü. Hareketin başladığı yerde yaşambaşlıyor ve hareketlenme kendine özgü olanı yaratarak ilerliyor geleceğe. Yaratılmakta olan dev- rimci kültürdür,yeni insan kültürüdür.

Evrensel kültür kavramı en somut ifa- desini burada buluyor. Hayatın her alanına müdahale ederek, ölenin karşısında yaşaya- cak olanı canlandırarak ve her kolunu salla- yışta öğrenerek, öğreterek, maddi koşulla- rın içinde gelenekler yaratarak ulaşılıyor yeni insan kültürüne. Bugün dünü miras alırken geleceğe kalacak aynı zamanda. Geçmiş ve geleceğin, evrenselle özgülün diyalektiğidir bu. Sosyalist kültür ve değer- ler bütününe bugünün somutundan ulaşıla- cak. Yani mücadele alanlarından. Eğer aranan somut değerlerse evrensel kültür buralarda canlanıyor. Savunulması, işlen- mesi ve ürüne dönüştürülmesi gereken de- ğerler bunlardır.

Oysa Evrensel Kültür, daha bu satırların hemen ardından bu sözlerin ağırlığı altında ezilmeye başlıyor. Haber sayfalarını aktüel ve popüler olan ne varsa dolduruyor derginin. Sorgulamak gerekiyor; yapıtlarında kendi kimlik arayışını yansıtmanın ötesinde bir kaygı duymayan, toplumsal kaygılardan uzaklaşmayı erdembilen sanatçı ve ürünle- rinin böylesi bir süreçte yığınların kültürü- ne ne gibi bir katkısı olabilir acaba? Ger- çek dünyadan kaçarak”(8) Çağın kaosu- nun metafiziğini”(9) yorumlayanı tarafsız ve yorumsuz vermek gerçek dünyalarda mücadele verenlerle nasıl bir iletişimsağlar? Ya da “renk ve çizginin psişik etkisi”

(10) ya da kadınları hayvanlarlasimgelerken

cinsel temalar kullanan bir ressam…

Örnekler çoğaltılabilir: Orhan Pamuk, Toulouse-Lautrec, Max Ernst, Ece Ay- han… daha birçoğu, sanatsal yaratımı ve yeniliği biçimde uçukluk ve anlaşılmazlığa indirgeyen sanatçılarveürünleri.

Burjuvazi var olduğu sürece burjuva sanatçılar ve sanat varolacak. Fakat evrensel kültürkavramı burjuva kültürünetarafsızve tavırsız mı olacak? Küçük burjuvave burju- va sanata taviz veren bir tarafsızlık evrensel kültüre değil çağdaş bir popülizme götürür olsa olsa.

En geniş “değer”leri kendi ekseninde toplama çabası, kül-tür-sanat alanının temel sorunlarındı politik ve’taraflı’ bir yaklaşımla tartışıldığı dosyaları aktüel bir tartışma platformuna dönüştürüyor.

Kadın ve Sanat dosyası bu yaklaşımın tipik bir örneği. Kadın sanatçılardan, kadın sorununu sanatında konu edinen erkek sanatçılara varıncaya kadar pek çok popü- ler isimle söyleşi yapılmış.

Bunlardan biri Atıf Yılmaz. Kadın so- rununda eleştirel gerçekçilikle feminizm arasında kalan (feminizmden etkilendiğini kendisi söylüyor) bunun bir adım ötesine geçemeyen Yılmaz’a “seksenden sonra kadın sorununa bilinçli yaklaşma”(11) gibi bir paye veriliyor önce. Ardından feminist çizgiden kaçarken yakalanan sınıf dışı aktüel bir tutum:

Soru: “Bunu söylerken şunu savunuyor değilim, kadınlar erkeklere karşı mücadele versinler. Belki topluma karşı bu kim- lik arayışı.“(12) Kadının kimlik v e kurtu- luş sorununun tüm emekçi sınıflar gibi burjuvaziyle olduğu “evrensel” bir gerçek değil midir? Yoksa eski sosyalistlerle feministlerin uzlaştığı noktada bu sorun burjuvazi lehine hedef mi değiştirmiştir?

“Sivil toplum tınılı laflar”(13) eden bir başka sanatçıyla yapılan söyleşide bir dönem edebiyatta tensel ilişkinin, kadın cinselliğinin işlenmeyişi yeriliyor:

Soru: “Aynı şey Feride’nin de başına gelir. O da aşkının acıları sonucu kah- raman olur. Artık birtek aşk vardır: Vatan aşkı.”

Soru: “Fransız devrimi döneminde kadın bir simge olarak kullanılıy or, illüst- rasyonlarda. Onda da cinsiy et yok… Kadın soğuk, donuk…”

Kadın cinselliğinin bir tema olarak iş- lenmeyişi sorgulanıyor! 

12 Eylül sonrasında-kadının ve cinselliğin keşfedilmesinde yılgınlığın olduğu kadar emperyalist iletişim araçlarından etkilenmenin de payı büyüktür.

Sonuç: Burjuva değerler açıkça savunulmasa bile sosyalizme eleştirel yak- laşım adına v erilen tavizler ve burjuva- ziy le uzlaşan, sınıf çizgisinin dışında soy ut bir toplumculuk…!

Sonuç: Fransız devrimini tablolarda, metalaşmış, işveli bir kadın görüntüsü- nün simgelememiş olmasına serzeniş..!

Ve Evrensel Kültür yazarı Aydın Çu- bukçu, Dosya’ya hazırladığı girişte bir adım daha ileriye giderek aktüel v e sınıf dışı bakış açısını teorileştiriyor.

“Ezenlerin ve ezilenlerin değiştiği dünyada kadın, cins olarak ezilmekten dünya ölçeğinde v e tümüy – le hiç kurtulamadı. Kapatıldığı bütün alanlarda kendi ezilmişliğine özgü bir “kültür”ü, düny anın özel tarzda bir y o- rumunu v e çev resinin kendisine göre değiştirilmesi çaba ve isteğini anlatan bir birikimi yarattı, konumunu dile getirdi.”

“Emeğin özellikle kapatılmış v e bastı- rılmış hayatının bir ölçüde olsun ken- dince kılabileceği her parçasına y önelik sonuçlarında, toplumsal ilişkilerin genel kurallarından, egemen düşünce v e kül- türün baskın gücünden görece bağım- sız, denilebilir ki “illegal” bir kültür üretti. (15) Ev kadınlığına açık bir öv gü. Ev e kapatılmışlığın ürünü olan misyo- nuyla temizlik, çocuk bakımı, elişleri ya- parak çevresini mi güzelleştiriy or kadın yoksa üretkenliğini dört duvar arasına hapsedip, egemen sınıf anlayışının ken- disine biçtiği toplumsal rolü mü oy nu- yor sessizce?

Durumu kurtarmaya çalışıy or y azar; “O koşullar ve sonuçları, bu y üzden

öv ülemez (Öy leyse) Ama (Bu sözcü- ğün girdiği yerde bir önceki söy lenen- den kuşku duyulmasını söy lerler.) İn- sanın geleceğine ilişkin küçük, umut verici bir ipucunu, kadın emeğinin kendine özgü ürünlerinin niteliğinde bulmak neden mümkün olmasın?”(16)

İşte bir anda tüm bilimsel ve evrensel kuramlar yerle bir oluyor, y erini marjinal bir ütopya alıyor: Oya ve dantel neden komünist toplumu simgelemesin?

Dahası, kadının kendi dışında belir- lenmiş statükosu kabulleniliyor. Kadın tarih ve toplum sahnesindeki yerini böy le mi alacak?

Kadın, o uzun erimli dünyayı değiştirme ve güzelleştirme mücadelesine ev ini ve kendi çevresini güzelleştirerek mi ortak olacak?

İnsanlı- ğın v e insan kültürünün gelişiminin önündeki em- peryalizme karşı verilen müca- delede yaratılan yeni ve ilerici de- ğerlerdeki kadının pay ı küçük güzel şeyler mi yalnızca?

Hayır! Kadınlar, yaşamla-rıyla, mücadeleleriyle büyük ve anlamlı değerler kazandırıyorlar hayata.

Kararlılık ve y aratı-cılıklarıyla, ön- derlikleriyle üretimdeki ve toplumsal mücadeledeki yerlerini alırken, yıkılan; bin y ılların, kadını eve, ev işlerine hap- seden edilgen bir statü tanıy an değerler sistemi, yaratılan; kendini sürekli yenile- yen, aşan insan kültürüdür. Bu da geleceğe taşınacaktır. “İnsanın geleceğine ilişkin” büyük, umut verici ipuçlarını bura- da aramak gerekiyor.

Birbaşkadosyakendi içinde daha tutarlı görünüyor. 6. sayıdaki “sermaye ve sanat” dosyasında, burjuvaziyle sanatın ilişkisi tarih- sel gelişimiyle ele alınıyor. Sermaye destekli sanatın, nasıl dolaylı-dolaysız burjuva ideolo- jisinden etkilendiği inceleniyor. Ve burjuva sanatının son aşamadaki işlevsel alanına bakı- lıyor: Reklamcılık. Sanatın ve sanatçının meta

Gündelik çıkarların yönlendirdiği yayın politikası, yelpazeyi geniş, sınırları esnek tutma çabası sınırsız bir tutarsızlığaitiyor dergiyi. Sanatın metalaştırılmasının eleştirildiği bir sayıda, metalaştırılan sanatınen tipik nesnesine kapak ayrılabiliyor.

pazarlamasında nasıl kullanıldığına vurgu yapılıyor: “Görüntü ve sözün çekici, çarpıcı, kandırıcı, sürükleyici olması gerekiyordu. Yeni kameralar, yeni türde objektifler, fos- forlu boyalar, ayrıntıyı önemli göstermek için nekadar gerekliyse, şiirli bir dil, ince fi- kir, süslü söz de o kadar gerekliydi. Bunu da ancak “bilenler” yapabilirdi. Duyguları, eğilimleri, istekleri bilenler, duygulara, eği- limlere, isteklere seslenmenin, titreşim yarat- manın sırrına ermiş olanlar… (…) Mallar yı- ğını kendi tek biçimliliğini, sanatsal yetene- ğin aracılığıylaörtmek isterken, sanatı da bir piyasa faaliyetinedönüştürdü.” (17) Buraya kadar doğru. Ancak bu tutarlılık, “dosya” sınırları içinde. Kapağı çevirip baktığımızda, Mitologya Turizm’in çarpıcıreklamıyla karşılaşıyoruz. “Duygulara, eği- limlere seslenen”, “titreşim”li dizelerle karşılaşıyoruz. Sanat, meta-ya kurban verilmiş ve Evrensel Kültür buna kapağının içini ayırmış. Entellektüel duyarlıklara hitap eden turlar düzenleyen bu turizm şirketine reklam metni yazan “şair” acaba toplumsal konuları da “işliyor” mudur? Ya da, Evrensel Kültür sarfettiği iddialı sözlerin ağırlığının farkında mı? Gündelik çıkarların yönlendirdiği yayın politikası,yelpazeyi geniş,sınırları esnek tutma çabası sınırsız bir tutarsızlığa itiyor dergiyi. Sanatın metalaştırılmasının eleştirildiği bir sayıda, metalaş-tırılan sanatın en tipik nesnesi- nekapak ayrılabiliyor.

Araştırma konuları, antik mitolojiler üze- rinde yoğunlaşıyor. Ya da Şeyh Bedrettin’in kemiklerinin nerede olduğu tartışması yapılı- yor. Plastik sanatlarda soyuta övgü, biçimin yüceltilmesi temel alınmış. İbrahim Demirel- ‘in fotoğraflarındaki danseden insan figürle- rinin devingenliği karşısında bastı rılamayan bir coşkuyla dizilen övgüler öze değil, biçime: “Hareketin kayan renklerle anlatılması eylemi, renklere çarpıcılık, başka bir tazelik kazan- dırırken yukarıda belirttiğim gibi sadece “koz- mik” bir tad, bir uzay yabancılığı havası değil, belki de ondan da fazla olarak renklere yaşam gücü katıyor. Evet,yaşamharekettir!

“Ey hareket! Ey evrenin özü! Ey oluşun dinamiği! Ey sınırsızlığın sonsuzluğu! Ey du- rağanlığın devingenliği! Ey sen! Sen ne güzel- sin!”(18)

Yanlış anlaşılmamalı sözkonu-su hareket, toplumsal mücadeledeki hareketlenme değil. Düşük enstantanede çekilmiş buz dansı yapan insan figürlerinin flu görüntüleridir.

Aynı yaklaşım Denizhan Özer’in tabloları karşısında da hissediliyor. Oysa Özer, resim- lerinin soyutluğunu kendisi de farketmiş olacak ki sergilerinde açıklayıcı broşürler dağıtıyor. Yine de resimlerindeki ‘soyut durumu’ bilinçlendirici bir öge olarak savu- nuyor. “Devrimci sanat dediğimiz zaman insanlara ham, yani herkesin fazla düşünme- den, hemen anlayabileceği tarzda eserler sunmak gerektiği anlaşılıyor.”(19)

Hayır bu anlaşılmıyor. Devrimci sanat kavramı anlaşılabilirlik, anlaşılamazlık üzerine kurulu değil. Hayatın gerçekleriyle veyaşanan süreç ve onun ihtiyaçlarıyla ne kadar yakın bağlar kurduğu, kriterlerden biri olarak ele alınabilir.Devrimci sanat elbetteki soyutlama- larla kurulacaktırbu arada soyut ögelerden de yararlanacaktır. Ancak bu soyut ögeleri de içinde barındıran yapıt sanatçının kendine has dünyasıyla değil nesnel gerçekliklesıkı bağlar içermelidir.

Sanat, toplumsal mücadeledeki yerini emekçi yığınların mücadele ivmesini ürünle- rine taşıyarak alır. Bunu yaparken etki gücünü, kitleleri ilerletmek için kullanır. Ancak, kitlelerin ruh halini, çelişkilerini, kültürel düzeylerini hesaba katmak kabalık olmayaca- ğı gibi, öznel, “kişisel” imgeler kurmak, so- runları ve çelişkileri sınıf mücadelesi temelin- den kopararak “global düzeyde ele almak, toplumsal mücadeleden kopmuş bireyin iç dünyasını işlemek de incelik değildir.

Devrimci sanat, emekçi sınıfların hak al- ma mücadelesinin süreçiçindeki çelişkilerinin ve gündeminin içinde yer almak zorundadır. Çünkü yeni kültür buralarda boy vermektedir. Sanat, sınıf mücadelesinin bir halkası olabilme misyonunu bu gündemde tavır alarak, doğru ve ileri olanı öne çıkararak, yaratılan değerleri işleyerek yerine getirecektir. Evrenselliğe, yerel ve gündem” deolanın temel çelişkilerini ve özünü evrensel ilkelerle ele alıp yorumlaya bilmekle ulaşılabilir.

Evrensel Kültür ise gündem, yeri- ne “güncel olanı tercih ediyor. Bu güncellik, medyalarla, iletişimaraçları tekelleriyle belirlenmiş bir güncellik. Emperyalizm ve burjuvaziyle doğru- dan içiçe olmayan tüm sanatçı ve ürünler burjuva ideolojisinin etkisinde kalıp kalmadığına bakılmaksızın kapı- lar açılıyor.

Burjuva sanatçısını sermaye grup- larının içinde aramaya gerek yok. Burjuva kültür ve sanatı burjuva ideolojisinin savunucuları ve burjuva- zinin doğrudan ya da dolaylı olarak desteklediği küçük burjuva sa- natçılarca taşınıyor. Örneğin proletar- ya iktidarını reddeden ve “Devrimle iktidar çelişir aslında. İktidara gelirsen devrim kalmaz.” diyen bur- juvasa-

natçısı Ece Ayhan”latarafsızve eleştiri- siz bir. söyleşi yapılabiliyor. Üstelik ‘Bir Etikçi’ payesi verilerek.(20) Bir başka örnekte “Hayata dönük değil, romana dönük bir şeyler yapmak istiyo-rum”(21) diyen vebu anlamda – sınıfsızlığın bir burjuva doktrini oldu- ğunu anımsarsak- burjuva saflarda yerini pekiştiren Orhan Pamuk’la ilgili bir haber yer alıyor. Yine tarafsız.

Sosyalist Blok’un fiili olarak orta- dan kalktığı, karşı devrim rüzgarları- nın sertleştiği bu süreçte emperyaliz- min yaygınlaştırmaya çalıştığı düşün- ce her tür ideolojiye ve iradeye karşı olma düşüncesidir. Böylesi bir süreç- te hayatın içinde olmayı, devrimci iktidarları küçümseyen, bireysel yaşamı, bireysel kaygıları bunlara alternatifolarak yeni sanat gibi göste- rip allayıp pullayarak öne süren “sa- natçı” lara tarafsızca kapıları

açmanın emekçi yığınlara yararı nedir? Dahası yararı mı yoksa zararı mı vardır?

Devrim aleyhtarı Bulgar şairi Blagoy Dimitrov, sert karşı devrimci rüzgarların etkisiyle yönünü şaşıran aydınlar korosunun söylediği uzlaş- macı nağmeyi mırıldanıyor: “Benim ana temam hangisi diye sorulursa, ben sınırlara karşı yazdım şiirlerimi. ( . . . ) ‘Esas yılan sınırlardır’ dedim(….) Bizim asıl istediğimiz, eski rejimin ve kapitalizmin iyi yanlarını bir- leştirmek.”(22) Nasıl birleştirilecek acaba, sosyalizmi tasfiye edip kapita- list restorasyonu tamamlamak için emperyalizme pazarları açarak mı? Yoksa D.Almanyaile B.Almanya’nın birleşmesi gibi mi? Daha da ileriye giderek emperyalizmin demagogla- rıyla aynı marşları söyleyen Sovyet ( !

) yönetmen Leonid Heifets’e açılıyor sayfalar: “Ben öncelikle şunu söylemek istiyorum. Biz Stalin’in etkisinde ancak şimdi yeni yeni kurtuluyoruz. Stalin 1953’te öl- dü ve onun ölümünden sonra artık toplu katliamlar olmadı. Ancak yine onun rejimi devam etti ve ancak şu anda kurtulu- yoruz biz onun etkisinden. Değişen bir şey olmamıştı. Öz- gürlük ancak perestroy- kadan sonra geldi?(23) Bu sözler, bundan yedi yıl önce söylenmiş olsaydı, bir politik öngörüsüzlükten sözedilebilirdi belki. Ama artık perestroykanın nasıl bir özgürlük sağladığını sokaktaki adam bile anlamış durumda. Dilediğin yerde sömürülme özgürlüğü. Bunun da
ötesinde, emperyalizmin saldırılarını faşist Almanya ordusunun yayılmacılığını tarihsel Stalingrad savunmasıyla bozguna uğratarak sosyalist iktidarı sonuna kadar koruyan,Sovyet devriminin mimarlarından
Stalin’e karşı yürütülen saldırı kampanyasına burjuva basının, Nokta ya da Aktüel dergisinin katılması anlaşılabilir. Ancak ‘Evrensel Kültür’ adı altında bir derginin bu saldırılara tavırsızca sayfalarını açması anlaşılamaz. Bunun bir tek açıklaması olabilir. Evrensel Kültür aktüelleşmek, güncelleşmek adına
yelpazesini alabildiğine geniş tutuyor. Öylesine geniş ki “evrensel kültür” kavramı kaldıramıyor bu sınırları.

Uluslararası planda da ak- tüelleşmeye çalışılıyor. Paris’ten, Londra’dan, Berlin’den tabloların milyarlara satıldığı galerilerden haberler. Yani meta pazarlarından. Max Ernst, Toulouse Lautrec sergileri bunlar- dan bazıları. Max Ernst, Dadaizm ve Sürrealizm akımlarının önemli isimlerinden. Dadaizm, I. Dünya savaşı sonrasında, toplumsal çöküntü üzerinde yükselen ve umutsuzluğun ruh
halini taşıyan, “anlamsızlık” ı içeren bir akım. Sürrealizm ise gerçeküstücülük. Bir
burjuva akım. Ana Britannica Ansiklopedisi Ernst’i “zamanımızın düşüncesinin
oluşmasında etkili oldu” diye tanımlıyor. Yani burjuva dü- şüncesinin. Toulouse
Lautrec ise, burjuva toplumun kokuşma, çürüme dönemlerinde (1864-1901) yaşamış, bu atmosferden
payını almış burjuva kökenli bir ressam. Sosyal sorunları reddederek fiziksel karakteristikleri
ön plana çıkarıyor yapıtlarında. Modelleri zamanın ünlü şarkıcıları ve fahişeleri. Daha fazla
bilgiye gerek duymuyoruz. Evrensel kültür ve değerler bu mu acaba diye sormak gerekiyor.
Her sanatçıyı ve yapıtını içinde yaşadığı koşullarla birlikte değer- lendirmek gerekiyor. Ancak
kendi koşullarında dahi ilericileşememiş sanatçıların bugün ilerici bir misyo- nu olabilir mi?
Onlar için “evrensel- lik” emperyalizmin dünya ölçeğin- deki meta ve iletişim hega- monyasıyla aynı
anlama geliyor.
Evet, özelleştirmeler, toplu işten atılmalar, üniversitelerin polis işgali altına alınması,
infazlar ve işkence gibi yakıcı sorunlarla karşı karşıya gelindiği böylesi bir süreçte halkın
gündeminden koparak medya-larca, iletişim tekellerince belirlenen güncelin peşine düşmek, burjuva
sınırların dışında görünen fakat hak alma mücadelesinin içindeki sanatçıyı da şiddetle kınayan, bu
haliyle yi-
ne burjuva saflara düşen sa- natçılara kapıları eleştirisiz aç- makla “evrensel kültür”den değil
sınıf ideolojislyle ayrıştırılmamış bir “yeryüzü kültürü”nden söz edilebilir.
Sanatın, devrimci mücadelenin bir halkası olabilmesinin yolu gün- demi işleyebilme ve gündemin
emekçi yığınlar lehine dönüştü- rülmesine katkıda bulunabilme- sinden geçiyor.
Geleceğe yürünen yolda gündemle sıkı sıkıya ilişkiler kurmak ise hayatı belirleyen politikayla,
politik önderlikle dolaysız bağlar kurmakla mümkündür. Evrensel Kültür
ise daha ilk sayısında sınırlarını
çiziyor.” Politika ile sanat ara- sındaki ilişkinin dolaysız bir emir yönlendirme ilişkisi halini
aldığı durumlarda, hangi politik anlayışın hangi sanat akımıyla kendisini temsil etmeyi uygun
gördüğünü anlamak özel bir çaba gerektir- mez..” (24) diyerek politik organizasyonla sanatın
doğrudan ilişkide oluşun o klasik yaklaşımla yeriyor. Öyle ya, “sanatı, sanatsal faaliyeti iki
militan mı değerlendi- recek?” Oysa o militanlar dünyayı yorumlayıp değiştirecek bir orga-
nizasyonun yarattığı insanlardır.
Ve başlarken söylediği büyük sözü, bir sayının sonuna kadar bile taşımaya soluğu yetmiyor Evren-
sel Kültür’ün ve aynı yazının sonunda kendini yerli yerine koyan o tarihsel sözü söylüyor:
“Kim neye layıksa, kendini onunla ortaya koysun.”

1,2,3,4) Evrensel Kültür, S.1, Syf. 3 5) Agy., S.2, syf. 3 6,7) Agy., S.1, syf. 3 8,9) Agy., S.2,
syf. 4
10) Agy., s.4, syf. 4
11) Agy., s.4, syf. 32
12) Agy., s.4, syf. 33
13) Agy., s.4, syf. 29
14) Agy., s.4, syf. 28
15) Agy., s.4, syf. 25,26
16) Ag y., s.4, syf. 26 17)Agy., s.6, syf.
38,39
18) Agy., s.4, syf. 60
19) Agy., s.6, syf. 60
20) Agy., s.6, syf. 52,53
21) Agy., s.2, syf. 6 22)Agy.,s.1,syf.15
23) Agy., s.1, syf. 43
24) Agy., s.1,syf.18