Zenginin malı züğürdün çenesini yorar misali, Sabriye Kadın’ın paraları herkesin dilindeydi. Kimi altın yapıp gömdüğünü, kimi bankaya yatırdığını ya da mülk satın aldığını dile getirirdi. Söylencelere göre apartman alacak kadar çoktu parası, hatta istese tüm mahalleyi de satın alabilirdi.

Yılın bazı ayları köyüne gider, annesinden kalma bağ bahçe ile uğraşır hasat sonrası ürünleri şehirde satardı.

Bununla da yetinmez, evine yakın olan boş arazilerin etrafını sanki kendisine aitmiş gibi çitle çevirerek ekip biçerdi. Yaz olup da salçalık yapılmaya başlanınca evdeki kıyma makinesini çıkartıp civarın tüm salçalarını o çekerdi. Pazarlığı öyle sıkıydı ki dört dal maydanozu demet diye satar, emek gücünün karşılığını fazlasıyla alırdı. Evde kendisi haricinde kimse yokmuş gibi yaşardı. Ne kocasını ne çocuklarını hatta kızının bırakıp da gittiği torunu dahi umursamazdı.

Akşam oldu mu işten yorgun dönen kocası ve çocuklarının önüne alelacele yaptığı yemeği koyar, bulaşıklara da bir su tutup ertesi güne satacağı malların hazırlığını yapardı. Sabriye Kadın’ın bu vurdumduymazlığı ev ahalisi için mutat hale gelmişti.

Daha çok para etmesi için beklettiği meyve kurularıyla yaşadığı yer, evden çok meyve sebze halini andırıyordu. Bir yanda çürümüş üzümler boşa gitmesin diye yaptığı pekmezler, bir yanda sandıklar içinde marullar…

Aile içinde bu sebepten ötürü sürekli tartışma çıksa da müstebit bir hükümdar gibi kimseye söz söyletmez kendi bildiğini okurdu. Uzunca bir süre Sabriye Kadın’ın paralarını arayan ev ahalisinin bakmadığı yer kalmamıştı. Günlerce izlemelerine rağmen parayı ne yaptığını nereye koyduğunu bir türlü bulamamışlar artık varlık içindeki bu yoksulluklarına boyun bükmüşlerdi.

Hem evden yükselen ekşi kokulardan hem de gelenin önüne bir tas su bile koymamasından dolayı kimse kapısını çalmazdı.

Paralarına imrenerek baksalar da evin bu haline iğrenerek bakardı kadınlar. Çalışmaktan yorulunca bazen komşularından birine gider içtiği bedava çayla yorgunluğunu atardı.

Çaya attığı dört kaşık şekerle ağzını tatlandırır, olur da komşusu ondan önce dert yanıp beklenti içine girmeden muhabbetin yönünü hemen değiştirirdi. “Amaan komşum, yıllar var çalışıp dururuz. Elde yok avuçta yok, bir kuru ekmek için ömür tüketiriz.”

Yağmur sularını bile boşa harcamaz, kovalar dolusu suyu bekletip yeri geldiğinde fasulye fidelerini sulardı.

Torununun tuvalette bir iki dakika kalmasına dayanamaz bağırmaya başlardı: “O akıttığın suyla banyo mu yapıyon adı batasıca, anan olacak boyu devrilesinin kocaya kaçtığı yetmedi, kodu da gitti başıma seni” deyip, torununu tuvaletten çıkartırdı. Çocukcağız sidikli donunu çeke çeke ağlardı da merhamet etmezdi. “Biz senin yaşındayken dağa taşa giderdik, kurt gelecek yılan gelecek diye gıdım gıdım yapardık, sendeki rahatlığa diyecek yok, bir de ağlıyon.”

İlerlemiş yaşına rağmen vücudunda çökmüşlük görünmezdi. Onun yarı yaşındaki kadınlarda bir sürü hastalık varken o, tez canlılığıyla herkesi şaşırtırdı. Uzun boyu, kalın vücudu ve yaba gibi elleriyle hamhalat bir görüntüsü olsa da kendisine bakmasını bilirdi. İçinde sucukların, pastırmaların; kuru yemişlerin, pestillerin olduğu kilerin anahtarı hep yeleğinin iç cebinde saklı dururdu. Evde kimse yokken kilere girer canının istediğini çıkarıp yerdi. Ona bakan torununa da pekmezlik üzümlerin çürük tanelerini ayıklayıp verirdi.

Bir gün tarlayı çapaladığı esnada ayağına irice bir kıymık batmış canı çok yanmıştı. Eve dönüp biraz tentürdiyot sürdükten sonra bir bez parçasıyla ayağını sıkıca sardı. Yatakta uzanırken içi geçmiş uykuya dalmıştı. Avlunun kapısının vurulduğu esnada hemen gözlerini açıverdi. Aşağıdan sesler geliyordu.

” Kim var orda?” diye homurdandı.

Oğlu Hilmi cevap verdi: “Kahvecinin kızı gelmiş, bir şişe nar ekşisi istiyor.”

Ayağına batan kıymık yüzünden yerinden kalkamayınca, bağırarak: “Yirmi liradan ver!” dedi.

Aşağıda tekrar konuşmalar oldu, Hilmi: “On beş lira getirmiş”

“Olmaz, yirmi lira! Zaten bana maliyeti on beş lira.”

Biraz düşündükten sonra gelen bu müşteriyi geri çevirmek istemedi. Sonra oğluna seslenerek “Şişeyi getir bakayım” dedi. Oğlu Hilmi, kızın getirdiği şişeyi alarak yukarı çıktı. Sabriye Kadın şişenin yarısından biraz yukarıdaki bir yeri gösterdi:”Buraya kadar doldur da ver” dedi. Oğlunun getirdiği on beş lirayı koynundaki kesesine koyup düğmelerini ilikledi. Ayağı biraz iyi olduktan sonra yarım kalan işlerine devam etti…

Arabasını boşaltmış eve dönerken ön tarafında boy aynası olan dükkânda kendisini gördü. Yıllardır giydiği kadife kumaştan şalvarı eskimiş, parlamaya başlamıştı. Hem bu sebepten hem de yaklaşan bayram öncesi kendisine bir şalvarlık diktirmek istedi. Basmacı Nuri’nin dükkânına girdi. İlkin çiçekli kumaşlara gözü ilişti, gençliği geldi aklına. Gelin olduğu ilk yıllarda paraya acımamış beş metre dallı güllü bir kumaş alıp büzgülü bir şalvar diktirmişti. Büzgüler belinin etrafında sallandıkça o da havasını atmıştı… Sonrasında hep, daha az kumaş gittiği için iki bacağın arası oyulmuş şekilde çalmalı şalvar diktirmişti. Eliyle yukarda bulunan kumaş toplarından birini gösterip:

Kaç para bunun metresi?” dedi.

Yedi buçuk lira.”

Neymiş ki bunun ipliği, altın suyuna bandın?”

Niye öyle diyon Sabriye Teyze, senin pekmez on beş lira oluyor ya.”

O ayrı bu ayrı, karıştırma şimdi ortalığı.”

Sorduğu kumaş fiyatlarının hiçbirini beğenmedi. “Amaan kalsın. Bu seneyi de geçirir bu şalfar, zamanında on gayme verdimdi hakkını versin bakalım” deyip şalvarlık kumaş almaktan vazgeçen Sabriye Kadın’ın günleri hiç ölmeyecekmiş gibi paraları istiflemekle geçiyordu.

Bir zaman sonra Sabriye Kadın bir aşağı bir yukarı telaşla koşturup kuşkulu gözlerle etrafa bakarken görüldü. Elindeki büyük bir torbanın ağzını iplikle bağlamış, ipliğin sarkan kısımlarını da bileğine dolamıştı. Herkesi saran bu merak kısa zaman sonra anlaşıldı.

Sokak kapısının önünde oturmuş hüngür hüngür ağlarken komşularından biri gördü. ” Noldu Sabriye Teyze niye ağlıyorsun ?”

“Aman ben ağlamayayım da kimler ağlasın, kırk yıllık emeğim boşa gitti…” Arada uzun uzun of çekiyor, iki elinin arasına aldığı başını sağa sola çevirerek “ Ne etimde bunu bana yazdın allahım, ayağıma bir kara lastik bile alamadım…” deyip, sitem ediyordu.

Bir hafta önce evde kimse yokken, uzun süredir kesesinde beklettiği hâsılatı, paraları sakladığı tavan arasına koymak için merdiveni dayayıp çatıya çıkıyor. Çiviyle ucundan tutturulmuş tahta parçasını kaldırınca gördüğü manzara karşısında şaşkınlıktan eli ayağı titremeye başlıyor. Son anda merdivenden aşağı düşmekten kendini kurtarıp tahta direklerden birine tutunuyor.

Yıllarca biriktirip deste deste balyaladığı paraları, tavan arasında gizlenip yavrulayan sıçanlar yuva yapmak için delik deşik etmişler, yetmemiş gibi bir de üzerine pislemişler.

İlkin olayın duyulmasını istemeyen Sabriye Kadın paraları irice bir torbaya koyup şehirdeki tüm bankaları günlerce dolaşıyor. Bankalar paraları kabul etmeyince olayın vahametini iyice anlayan Sabriye Kadın bileğine bağladığı para torbasını omzuna atıp evin yolunu tutuyor.

Bu durum duyulunca Sabriye Kadın’ın yüzüne Vah Vah diyen komşular içlerinden derin derin oh’lar çekiyordu. Kendi aralarında konuşurken yeni gelin olmuş birisi “Bundan sonra anlar herhal, kefenin cebi yok ” derken, yaşlıca bir kadın da “Aman şu saatten sonra anlasa ne olur ki, demir tava gelende kömür bitti akıl başa gelende ömür bitti…” deyip, kapısının önünde yas tutan Sabriye Kadın’a bakıyorlardı. Eşi ve çocukları bu olayı öğrenince ilkin öfkeden kudurmuş gibi bas bas bağırmışlardı, her birine bir ev alacağı yerde tüm paraların sıçanlara yuva olması çocuklarını deliye çevirmişti.

Bir süre sonra ilahi adaletin Sabriye Kadını cezalandırdığını düşünüp durumu kabul ettiler. Yokluk içindeki yoksulluklarına boyun büktüler.

Sabriye Kadın’ın yası biraz uzun sürse de kendisini toparlayıp işe yeniden koyuldu, sıçanların ortasından tünel açtığı para desteleriyle ateş yakıp üzerine kara kazanı yerleştirdi. Pekmezlik üzümler kazanda kaynarken bir süre harlanan ateşte emeğinin heba oluşu izledi, gözlerinden akan yaşı tülbendinin ucuyla sildi. Ertesi sabah mahallelinin şaşkın bakışları altında el arabasına yerleştirdiği ürünleri yarı toprak yarı mucurlu yolda süre süre pazar yerine doğru yol aldı…

İlgili Yazılar