Hayatı iki yıl öncesine çevirmenin olanağı yok bilimsel olarak ama iki yıl önce yaşadıklarımızı düşünmenin, o günlerdeki duyguları yeniden hissetmenin önüne kim veya ne geçebilir ki?

Hazirandı ve yürekler o ayın ateşiyle yanıp kavruluyordu. “İki-üç ağaç” değildi mesele; çok daha büyük özlemler yakıyordu yürekleri haziran sıcağının muadili bir sıcaklıkla… Halka düşmanlıkta sınır tanımayanların iktidarının 12. yılıydı. “Astığım astık kestiğim kestik” tavırlarının doruklarındaydılar. “Ayakların baş olduğu nerede görülmüş”tü, “Analarını da alsın gitsinler”di, “Hepsi birkaç çapulcu”ydu Gezi Parkı’nı, Taksim’i dolduran on binler, yüz binler… Kendi yüzde ellisinin karşısında yer alıp da ülkenin tüm meydanlarını dolduran milyonlar… Düşmanıydılar zalimin.

Çok güzel olmuştu” gerçekten de… Diyalektiğin emriyle öfkesini biriktirmiş biriktirmiş, o bıçağın kemiğe dayandığı anda İsrafil olup Sur’u üfleyivermişlerdi adına halk denilen o uçsuz bucaksız deniz. Kıyametti yaşanan zalimler için, cehennemi görüyorlardı ve cennetti milyonların direnişi zulme karşı. Çünkü umut vardı, yarın vardı, direniş vardı, cesaret vardı, daha ne olsun?

Elbet bir bildiği var bu çocukların,

kolay değil yoksa bu yaşta ölmek”

Umudu ölümlerde, hem de kahpece vurularak yitirilen canlarda arayanlardan değildik, hiç olmadık! Sadece ölünmesi gereken yerlerde bir türkü söyler gibi öldük biz. Devrimci olmanın değil, insan olabilmenin bile ancak ölümü göze almakla eşdeğer olduğunu bildiğimizden…

İsyan etmiştik ya; kafa tutmuştuk ya muktedirlere, dini imanı para olan hırsızlara, katillere; tekerlerine koca bir çomak sokmuştuk ya; hepsinden önemlisi halkın kurtuluş umutlarını birdenbire yeşertmiştik ya… Müstehaktık sokak ortasında linç edilmeye, kahpece ölesiye dövülmeye, beynimizden kurşunlanmaya, arabaların altında ezilmeye, daha ondördünde polis marifetiyle kafatasımıza saplanan gaz kapsülleriyle komaya sokulmaya… Plastiği gerçeğiyle polis mermileriyle gözlerimiz çıkarıldı, sakat kaldık onlarcamızla… Binlercemiz gözaltına alındık, tutuklandık, aylarca hapishanelere, hücrelere atıldık… Davalar açıldı hakkımızda onlarca yıl hapis istemiyle… Ve günlerce süren kavganın sonunda yendik zulmü ve siyasi zaferlerimize bir yenisini, tarihin en büyük halk ayaklanması adıyla ekledik.

Önce Ethem attı imzasını zafer defterine, sonra Mehmet… “Haziran’da ölmek zor” demişti ya ozan on yıllar ötesinden, bugünleri mi gördü ozan duyarlılığıyla acaba diyor insan bu genç ölümleri gördükçe. Bir değillerdi, iki değil. Sayı değillerdi elbette, canlardı… Abdocan’lardı, Ahmet canlardı, Medeni canlardı, gencecik ömrüne koca bir devrimciliği sığdırıp, eli kanlı düzene, onun besleyip büyüttüğü uyuşturucu çetelerine kafa tutan Hasan Ferit canlardı, Ali İsmail canlardı… Ve Berkin. Haziran’ın on dördüncü baharını yeni yaşayan en küçük kahramanı.

Küçük dediğimize bakılmasın, öyle bir yürek vardı ki onda dünyanın bütün ezilenlerine duyduğu sevgi sığmıştır oraya. Dünyanın tüm zalimlerine yetecek kadar öfke, kin… “Halkın vicdanı” diyorlar ya, yok öyle değil, “halkın öfkesi”ydi o, “halkın umudu”ydu Berkin.

Mezar utandı kendinden, almak istemedi içine. Öyle genç, öyle coşku dolu, öyle küçüktü ki, nasıl alırdı mezar onu kucağına? Hırsızların, katillerin, halk düşmanlığında sınır tanımayan zalimlerin dünyasında yaşam hakkı elinden alınan bu körpe canın üzerine atılan toprak bile utandı kendinden. Mezarlıktaki ağaçlar boyun eğdiler, mezar taşları gizledi yaşlı gözlerini herkesten…

Berkin ve diğerleri… Gezi’nin, Haziran’ın kahraman şehitleri… Bu halkın direniş kartallarıydılar. Yüzaklarıydılar. Aldılar sırtlarına bu topraklarda yaşayan tüm ezilenlerin, mazlumların, yarınsız bırakılanların, açların, yoksulların, evsizlerin, gün yüzü görmemişlerin kurtuluş düşlerini, o güzel atlara binip gittiler. Artlarında masmavi yeni düşler bırakarak. Şimdi yeni doğan bebelerin adlarında yaşıyorlar, yeni sokakların, parkların adlarında.

Bu halk vefaladır baştan ayağa; daha yitirmemiştir kendisi için şehit düşmüş evlatlarını bağrına basmayı, onlara sahip çıkmayı. Daha teslim alamamıştır iğrenç kapitalizm insana dair güzel duyguların tümünü. Alamayacaktır da, bu halkın “bir bildiği” olan güzel evlatları oldukça.

Baskı varsa direniş de olacaktır. Zulüm varsa, zalime öfke de… Yasak varsa karşı koyuş da olacaktır. İşkence varsa mücadele de… Katliam varsa, örgütlü mücadele de olacaktır. İki yıl önce Haziran’da olduğu gibi.

Zalimler bilmelidir ki hiçbir zulüm ilelebet payidar kalmayacak, bir gün tarihteki çöplükte yerini alacaktır, uygulayıcısı olan zalimlerle birlikte. Hiçbir zulüm düzeni dünya var oldukça ayakta kalmayacak, bir gün halkın o önünde durulamaz öfkesine mağlup olacaktır. Yerle yeksan olacak, muktedirler altında ezilecektir. Tarihi zalimler değil, sonuna kadar ona karşı direnenler, o uğurda yaşamanı seve seve verebilenler yazıyor, yazacaktır! Hangi zalim hatırlanıyor bugün? Hatırlansa da küfürle, beddua ile hatırlanıyor.

Sileceğiz hepsinin adını dünya üzerinden, tüm dünya dillerinden. Zulmün saraylarını yıkacak, bir daha sömürünün olmadığı cennetler yaratacağız.

Çünkü gün Haziran kokuyor, umut kokuyor. Gün, direniş kokuyor. Ethem Ethem esiyor rüzgarlar, Mehmet Mehmet esiyor. Ahmet Ahmet şavkıyor ay gökyüzünde, Abdocan Abdocan şavkıyor. Ali İsmail Ali İsmail büyüyor çocuklar Medeni Medeni büyüyor. Hasan Ferit Hasan Ferit parlıyor güneş, Berkin Berkin parlıyor. Bütün kalpler Haziran Haziran atıyor…

Budur. Zulümle abad olmak istiyorsan sonuçlarına katlanacaksın! Çalıyor, çırpıyorsan, halkın alınterini gözünü kırpmadan sömürüyorsan halkın öfkesinin gazabına uğrayacaksın! Gencecik insanları, çocukları katlediyorsan on dördünde anaların kiniyle kahrolacaksın!

Her gün yeni yeni yasalar çıkarıp zulüm imparatorluğu kuruyorsan, uyuyan devin uykusundan uyanıp seni ayakları altına alarak ezip geçmesini seyredeceksin! “Kötü günün hükmü tez biter”miş, senin de günün tükenecek, halkın günü gelecek ve sen bunu engelleyemeyeceksin! Öldürdüğün çocukların yüzlerini göreceksin gözlerin her kapandığında, kan ter içinde uyanacaksın kabuslardan. Ve yitip gideceksin senden önce gidenler gibi, döktüğün kanda boğularak!…