Ilgaz, birkaç zamandır iyiden iyiye hayatla olan rutin bağlarını koparmıştı. Hayatla arasındaki çatışmayı çözemedikçe de herhangi bir bağ kurma niyetinde değildi. Neredeyse günün on altı saatinde uyuyor ve de uyandığı zamanlarda yeniden uyuyacağı dakikaları gözlüyordu. Ilgaz’ın hayata karşı aldığı bu tavrı etrafında fark edebilecek kimsesi yoktu. Çünkü, etrafındaki herkes kendi dünyasına kapanmış ve yarattıkları yapay dünyaların esiri olmuştu. İşte Ilgaz’ın kırılma noktası tam da burada başlıyordu.

Çocukluğunda ne zaman canı sıkılsa minderlerden çadır yapar girer içinde yaşardı Ilgaz. Bu davranışları ailesini şaşırtmaz çünkü anne ve babasının birbirleriyle kavga etmekten ve kendi dünyalarını düşünmekten çok fazla vakitleri olmazdı Ilgaz’ın bu düşüncelerini anlamaya ve nedenlerini sorgulamaya… Ilgaz büyüdükçe de davranışları hiç anlaşılamadı. O kurduğu hayal dünyasına sığınan bir çocuktu. Çünkü o dünyada, var olan dünyanın olanca güzelliği kirletilmeden kalmış herkesin hakça paylaşımına açılmıştı. Ilgaz hayatın kendisinden beklediği rutin aşamaları sabırla geçmeye çalışmıştı çok uzun dönem. Başarılı bir çocuk sayılmazdı. Fakat başarısız da değildi. Öğretmenleri ne zaman zeki ama çalışmıyor diyecek olsa emin olamazdı, zeki de mi çalışmıyor yoksa çalışıyor da yine de mi yapamıyor. Mesela, matematikle olan bağı birinci sınıfta çarpım tablosunun 6. basamağına geçtiklerinde bitmişti. Sınıfta anlatılanları kafasını sağ omzu- na yatırıp dudaklarını ısırarak dinlerdi. Onun bu hali bir şeyleri öğrenmek istiyor izlenimi yaratsa da o aslında o esnada anlatılanların tamamen dışında birçok şeyi düşünür dururdu. Ilgaz on iki yaşına kadar saatleri okuyamadı. Babasının olanca sabrına rağmen analog bir saatin kaç olduğunu söylemekte zorlanır ve akreple yelkovandan nefret ettiğini söyleyerek bir köşeye çekilirdi. Ayakkabı bağlamak, bir şey kesmek, iliklemek vb. tüm davranışlardan nef- ret eder ve hiç beceremezdi.

Çoğu zaman hayata karşı bu kadar başarısız olabilmesine kendisi de şaşırır ve kendisini suçlamaktan geri durmazdı. Lise hayatı boyunca hep okula geç kaldı ve hep başarısız oldu. Her başarısızlığında kendisinden nefret etti, morali bozuldu ve bazen yaşamayı dahi düşünmekten vazgeçme noktasına geldi. Tüm bu başarısızlıkları kendisini değersiz hissetmesine neden oluyordu. Çünkü o başarılı oldukça anne ve babasının hava atmak için nedenleri oluyor, başarısız olduğunda ise adeta insanların içinde yerin dibine giriyorlardı. Ilgaz kendisini herhangi bir eşyadan farksız görmediklerini düşünüyor ve bu durumu değiştirmek istiyordu. Lisenin son yılı kendi kendine söz verdi ve tüm ilgisini odağını çok zor olsa da okula yöneltti ve sonuç olarak Ilgaz üniversiteyi kazandı.

Ilgaz’ın üniversiteyi kazanması çok yük bir caka satma kaynağıydı ailesi için. Ilgaz on yedi yıllık hayatının hayal kırıklıklarını düşündükçe, üniversiteyi kazanmış olmaktan da nefret ediyordu.

Ilgaz’ın üniversite hayatı da pek normal ilerlemiyordu. Rutin olarak tüm derslere geç kalıyor ve onun için üniversite, kampüse koşarak gelip derse nefes nefese girmekten ibaret oluyordu. Artık onun bu haline alışkın olan arkadaşla ne zaman Ilgaz koşarak girse derse gülmeye başlıyor ve Ilgaz da saçlarını elleriyle düzeltip geçip bir kenara oturuyordu.

Girdiği her ortamda arkadaşları olurdu Ilgaz’ın. Üniversite de öyleydi. Zaten devamlı sınıfta kaldığı için de bölümdeki herkesi tanıyordu artık.

Böylesi bir özgeçmişin ardından an gelip de bunalıma girmesi kaçınılmaz sondu. İşte hiçbir şeyin nedensiz olmadığı gibi Ilgaz’ın da bunalıma girmesi nedensiz ve anlık bir durum değildi.

Bu halleri karşısında ailesinin standart bir cümlesi vardı: “Zordur yirmili yaşlar zordur” Artık bu cümleye tanık olmamak için odasından dahi çıkmıyordu Ilgaz ta ki o güne kadar…

Ilgaz on altı on yedi saatlik uyumalı günlerden bir gün, akşama doğru kalkıp üstünü giyindi ve evden çıkmaya koyuldu. Nereye gittiğini soran annesine ise hiçbir cevap vermedi. Ilgaz önüne ilk gelen otobüse bindi ve otobüsün son durağına kadar gitti. Otobüs gecekondu mahallelerinden geçiyordu ve otobüse binen insanların diyaloglarını Ilgaz cankulağıyla dinliyordu. Zengin bir hayat sürmemişti fakat şu an içerisinde bulunduğu otobüstekiler kadar da fakir olmamıştı. Otobüsteki konuşmalar sanki onun canını acıtıyordu. Çe- yiz bakmaya çıkan anne-kız, ellerindeki parayla iki parça eşyadan başka bir şey alamamıştı ve söylediklerine göre daha uzun süre de alamayıp evliliği erteleyeceklerdi. Ilgaz’ın beyni adeta büyük bir dumur yaşıyordu. Bir yandan da otobüsün camından bakıyordu. Dışarıdaki kondular birbirine dayanmış duran ihtiyar adamları andırıyordu. Bu evlerin içerisinde mutluluk var mıydı? Vardıysa mutluluk insanın yaşadığı yerin konforuyla tanımlanamazdı.

Sokaklarda oynayan çocuklar Ilgaz’ın dikkatini çekti. Ayaklarında çorap yoktu ve okul ayakkabılarının topuklarına basılı halde vuruyorlardı plastik toplara. Ilgaz kendisini başka bir dünyadan gelmiş gibi hissetti. Evinin bulunduğu caddeden geçen bir otobüsün bu kadar yoksul bir mahalleye gidebildiğini hiç düşünmemişti. Esasen Ilgaz, hayatın bir de böyle bir yanının olduğunu daha evvel hiç düşünmemişti. Utan- maya başladı. Tanımlandıramadığı bir utançtı bu. Üzerindeki kıyafetlerden, elindeki telefondan, cebindeki paradan utandı. Bu utancın nedenini bilmiyor yalnızca kafasından “inşallah şu an kimse bana bakıp da bendekilere sahip olamadığı için üzülmüyordur” diye geçiriyordu. Ilgaz çaktırmadan otobüsün ekranına bakıyor ve son durağa ne kadar kaldığını anlamaya çalışıyordu. Son durağa geldiklerinde, nereye geldiğini anlayamadı fakat hiç bozuntuya vermeden otobüsten indi. Burası bir mahalleydi ve mahallede yürümeye başladığında herkesin kendisine bakması üzerine anladığı kadarıyla burada herkes birbirini tanırdı. Ilgaz bozuntuya vermiyordu. Sanki orayı yıllardır biliyormuşçasına yürüyordu. Ilgaz’ın bir süre yürüdükten sonra duvardaki yazılar dikkatini çekti ve istemsizce içinden “vay be devlete diklenen duvarlar; delikanlıca.. diye geçirdi.

Ilgaz bir re yürüdükten sonra kendi kendine gülmeye başladı. Çünkü kendini iki ciltlik bir Türkiye Solu Tarihi kitabının içerisin de geziyormuş gibi hissetti.

Ilgaz ilk kez on altı on yedi saat uyumalarını düşündü. O uyurken dışarıda sahiden de bir hayat akıyordu. Hani şu an dolaştığı mahalleyi dizilerde görse, “hadi canım sen de yıl 2015” derdi. Fakat bu mahallede hala dükkan önüne atılmış sandalyelerde oturan insanlar bir koyu muhabbete tutulmuşlar, yoksul kondular arasında yalın ayak başı kabak çocuklar havası sönük topla koşturuyorlar ve delikanlılar toplu halde bir köşe başında durmuş sohbet ediyorlardı. Ve duvarlarında mahallenin; adaletin, namusun, onurun, hakça yaşamın çağrısı okunuyor bu çağrıya ket vuranlaraysa dikleniliyordu. Ilgaz saatlerce yürüdü. Bir ara otuzlu yaşlarının başında olduğu anlaşılan bir kadın Ilgaz’ın yanından koşarak geçti ve ağlaya ağlaya yoluna devam etti. Ilgaz çaresizce kadına baktı ve yapabileceği bir şey olup olmadığını düşündü. Ilgaz ne zaman birini ağlar görse tutamazdı kendini ya gözleri dolar ya da midesine bir ağrı girerdi. Yürümeye devam ettikçe mahallenin büfesindeki adamdan, kadının aklının gidip geldiğini, oğlunu kaybettiğinden bu yana böyle olduğunu öğrendi.

Ilgaz’ın morali tamamen bozulmuştu. Orada ne işi olduğunu ve Orhan Kemal kitaplarını andıran bir hikayenin içine neden düştüğünü düşündü ve oradan kaçmak istedi. Sahiden de ilk gelen otobüse bindi ve kendini daha merkezi bir yere attı. Bu geldiği yeri unutacak ve de böyle şeylere hayranlık duymayacaktı. Hem kendi moralini toparlaması için başka yöntemler de olabilirdi. Bu esnada karşısına bir *petshop çıktı ve hemen kendini içeri attı ve ilk gördüğü Japon balığını satın aldı. Evden çıkalı saatler olmuştu ve annesi onu arama- mıştı. Elinde japon balığı usulca döndü eve ve o gece hiçbir şey konuşmadı.

Ertesi gün erkenden kalktı. Bu ev halkı için garipsenecek bir durumdu. Balığın suyunu değiştirdi ve bir süre resim defterinin başına geçerek çizimler yaptı. Arada balığına bakıyor ve huzur bulduğunu düşünüyordu. Birkaç saatin ardından evden çıktı. Dünkü manzara unutmak istiyordu. Fakat neredeyse her şey ona, orayı ve oranın insanlarını çağrıştırıyordu. Akşam geri döndüğünde biraz zihnini boşaltmak için tekrar çizim yapmak üzere masanın başına geçti. Son derece sanatsal olduğunu düşündüğü *kübist bir eser üretmeye karar vermişti. Kübist eserini belli bir noktaya getirdi ve bir süre kalemi masaya bırakıp, gerindi ve yüzünde bir tebessümle kafasını balığa çevirdiğinde balığın yalpaladığını gördü ve üç dört saniye içinde de balık suyun içerisinde ters dönerek yaşama veda etti.

Ilgaz ağız dolusu bir küfür salladı ve önündeki kağıdı kalemi bir kenara raktı. Bir süre istemsizce evin içinde dolaştıktan sonra yeniden kağıda kaleme sarılıp heyecanla bir resim çizmeye başladı. Ilgaz resmi bitirdi. Defteri kapattı. Kavanozun içindeki balığı avu- cuna alıp klozete bıraktı. Sifonu çekti ve uyumaya koyuldu. Ertesi sabah erkenden uyandı. Çizdiği resmi özenle bir dosyaya yerleştirdi ve evden çıktı. Caddeye geldiğinde hızlıca otobüs durağına yürüdü ve geçen gün bindiği otobüsün gelmesiyle birlikte o mahalleye doğru yola koyuldu. Mahalleye geldiğinde son derece heyecanlıydı. Heyecanla tekrar dolaşmaya başladı. Bu esnada yanına otuz otuz beş yaşlarında bir erkek yaklaştı ve Ilgaz’a selam verdi. Ilgaz şaşkınlıkla ona baktı. Ve ne diyeceğini bilemedi. Bir süre öylece kaldı. Ahmet ise Ilgaz’a çok candan yaklaşmıştı. Bu durum karşısında Ilgaz hemen açıldı. Ve başından geçen bu küçük serüveni kendisine özetledi. Ahmet ise ona mahalleye gidip gelebileceğini, arkadaş olabileceklerini söyledi. Ilgaz heyecanla çantasını açtı. Eli ayağına karışmıştı. Birkaç denemeden sonra dosyayı nihayet çantadan çıkardı. Ahmet Ilgaz’ın bu halini hafif tebessümle izliyordu. Ilgaz daha sonra çizdiği resmi Ahmet’e verdi. Resimdeki bu mahalleydi ve son derece özenilerek, incelikle çizilmişti. Ahmet gülümsedi teşekkür etti ve çok incelikli bir emeğin ürünü olduğunu söyledi.

Ilgaz gülümsedi, baktı etrafına ve Ahmet’i bir süre inceledi. Aslında dedi, kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya ama siz öyle değilsiniz galiba. Ahmet Ilgaz’a resmini çerçeveletip derneklerine asmak istediklerini söyledi ve Ilgaz ilk kez çerçeveletip asılacak olan resminin asılacağı derneği merak edip düştü Ahmet’in ardına..

*petshop: hayvan ve hayvan malzemeleri satılan dükkan.

*kübist: geometrik şekillerle resim yapan kimse.

İlgili Yazılar