Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani o derecede, öylesine ki,

insanlar için ölebileceksin,

hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,

hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,

hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde (N. Hikmet)

21 Mayıs 2001… Neden unutamıyorum gözlerini… Bakmaya cesaret edemediğim gözlerini… Nasıl utandım tokluğumdan, zayıflığımdan. Oysa ne kadar toktun sen ve nasıl açtım ben. Ömrünün son ayıydı oysa ve gülümsüyordun. Sana doğru adım atıyordum, birden gözlerim karardı, başım döndü ve yapamadım. Geri döndüm…

Bir daha o güne hiç dönmemiştim. Ne zaman bu yazıyı yazmaya karar verdim peşime düştü gözbebeklerin. Biliyorum borçluyum sana. Bir tebessüm borçluyum. Gözlerinin içine bakamadığım için borçluyum. Sizlere bir nefes katamadığım için borçluyum. Affet beni Zehra…

Zehra ile karşılaştığımız o güne gelmeden önce neler mi oldu? Tarihin en kara günlerinden günler yaşandı ve direnişin destanı yazıldı bu coğrafyada.

Tecritin amacı insanları yalnızlaştırmak,düşüncelerinden soyutlamak, devrimci bilinci ve sosyalizm mücadelesini yok etmektir. Bu tecriti kırmak, insanca yaşamak, düşüncelerinden arındırılmaya karşı çıkmak, yani en doğal temel hakları için özgür tutsaklar hapishanelerde ölüm oruçlarına başladılar. Bu kez bir fark vardı: dışarıda da insanlar buna destek oluyor ve ölüm oruçlarına katılıyordu. Hapishanelerdeki direnişçilere zorla müdahale ve işkenceler direnişin hem ne kadar haklı olduğunu gösteriyor hem de kararlılıklarını artırıyordu. Zorla müdahaleler sebebiyle bazı direnişçiler sakat kaldı, birçoğu tekrar sağlığına kavuşamadı, bir kısmı ise bedenini tutuşturarak eylemini kararlılıkla noktaladı.

Belki de tarihin en karanlık ve insanlık dışı günleri 19 Aralık katliamı ile yaşanmıştı. Tutsakları savunmasız şekilde kapalı oldukları yerlerde bombalarla, gazlarla silahlarla yok etmeye çalıştılar. Kullanılan kimyasal silahların ne olduğu dahi tam olarak anlaşılamadı. İnsanların giysilerinin değil sadece bedenlerinin yanmasını sağlayan kimyasallar kullanıldı.

2000 yılının 19 Aralık sabahı, onlarca şehirde, binlerce kişilik askeri birliklerin hedefinde hapishaneler vardı.

Sabaha karşı dört civarında asker ve polis birlikleri, 20 hapishaneyi kuşattılar. Hapishanelerin bulunduğu bölgeler kurşun ve bomba sesleri ile çınlıyordu. Bu seslere hapishanelerin duvarlarını yıkan dozerlerin sesleri karışıyordu. Yangın, duman, gaz…

19-22 Aralık Operasyonu’na 8 jandarma komando taburu, 37 bölük olmak üzere 8 bin 335 asker, binlerce gardiyan ve binlerce çevik kuvvet ve ölüm mangaları katıldı. 20 bini aşkın gaz bombası atıldı. Sıkılan kurşunların ise sayısı dahi bilinmiyor.

Oligarşi ile halkın savaşında emperyalizmin hedefi teslim almadır ancak halk savaşçıları hiç teslim olmamışlardır. Teslim olmak yazmaz defterlerinde. Bu yüzden devrimci yürekler teslim olmaktansa birer alev topu olup ölmeyi tercih ettiler. Hiç ölümü göze alan ölümden korkar mı? Saldırının durdurulması talebiyle birer direnişçi öne çıkıp kendilerini tutuşturur. İnsanlıktan nasibini almayan ölüm makineleri ise bu durumu hayretler içinde izler ve üzerlerine kurşun yağdırır.

Saldırıda 28 tutsak şehit düşer. Kendini feda edenler hariç tamamı hedef gözetilerek atılan bomba ve kurşunlarla katledilir. Bayrampaşa Hapishanesi’nde 6 kadın tutsak kimyasal gazlar ve alev makineleriyle diri diri yakılır.

Bu katliam sonrası tutsaklar apar topar yeni açılan F Tipi hapishanelere yerleştirildi. Amaç insanları düşüncelerinden soyutlamak, yalnızlaştırmak, sindirmek ve bilinçsizleştirmek. Bunun yolu ise tecrit. F tipi hapishaneler tam da bu amaçla oluşturulmuş.

Peki bir insan neden ölmek ister. Yaşamaktan bıktığından mı? Eğer artık insanca yaşayabilmek adına elinde kullanabileceği bir silahı kalmamışsa, reğini alır avucuna ve bir mermi gibi fırlatır düşmana. İşte o zaman ölümü bile utandırır bu koskocaman yürekler…

İşte bu 122 şehitten anlatacağım Karadeniz’in gururu iki kız kardeş: Canan ve Zehra…

Destanlar yazar Karadeniz kadını. rine, evladına, ana babasına, doğaya, denize… destan geleneği yaygındır. Kimi de kendi destan olur vatanına…

Umudu hiç bitmez Karadeniz kadınının. Umudu büyütür yüreğinde. Ne çalışmaktan yorulur, ne de vazgeçer direnmekten. Aşına, ekmeğine göz koyanların karşısına yıkılmaz bir duvar gibi çıkar. Derelerini satmak isteyenlere “tabutunu hazırlasın da gelsin” diyecek kadar yüreklidir. Silah kullanır yeri geldiğinde en zor şartlara göğüs gerer.

Karadeniz’de en zor bulunan şey düzlük arazilerdir. Evlerini tepelerin başlarına kurmuşlardır. Bağları bahçeleri de dik yamaçlardadır çokça. İşte bu zor coğrafyada ister istemez insanlar da dirençlidir, inatçıdır. Her şeyden önce coğrafyayla, doğayladır savaşları. Sonrasında ise daha dişli düşmanlarla…

Bilenler bilir babaanneler Karadeniz’de evin direğidir. Evin en sözü geçen, bilge kişisidir. Bu yüzden Lazcadaki oxorca (kadın) kelimesi oxori (ev) ve nca (ağaç) kelimelerinden gelir. Böyle bir babaanne büyütmüş işte Canan ve Zehra’yı da. Başladıkları işi yarım bırakmamayı öğretmiş en başta da. Yıllar sonra pişman da olmuş mudur babaanne yüreği, vazgeçirmeye çalışırken ölüm orucundan, kızlardan bu yanıtı alır: “Babaanne, sen öğretmedin mi bize başladığımız işi yarım bırakmamayı?”

Güçlü olmayı bir de, bir de inatçı olmayı hırçın ve asi, Karadeniz gibi…

Kolay ölümü göze almak, hem de öyle biranda değil, dirhem dirhem, günbegün, azar azar, eriyerek… hem de en güzel çağında, ve hiç kimse buna zorlamamışken…

Karadeniz’in bağrından iki kardeş rek çıkmış. Abla kardeş mi dersiniz yoksa ruh ikizleri mi bilemem. Ayrıyken bile aynı duygularla çarpmış yürekleri. Hiç yalnız bırakmamışlar birbirlerini. Elleri hiç ayrılmamış. Son nefeslerine kadar yaşatmak için ölmeyi seçmişler her ikisi de. Ölürken bile ayrılmamışlar. Önce Canan düşmüş Karadeniz’in yeşilinin bağrına, sonra da Zehra. Karadeniz sarıp sarmalamış bu büyük yürekli ufacık bedenleri. Toprağına suyuna karışmışlar. Sonra nice Cananlar, Zehralar doğmuş peşlerinden. Hiç ölmemişler aslında. Her birinin yüreğinde atar olmuş yürekleri. Ogün bugün yan yana yatarlarmış evlerinin bahçesinde, koşup oynadıkları yerde. Saçlarını tararmış yine şefkatle, soğuk gecelerde hala koynunda uyuturmuş Canan’ı, Zehra. Bir daha da hiç ayrılmamışlar.

Yaşamış sayılmaz zaten

Yurdu için ölmesini bilmeyen… (N. Hikmet) 

(Bu yazı, Nika Yayınlarınan çıkan “Yeşilden Maviye Karadeniz’den Kadın Portreleri adlı kitaptan alınmıştır)