Karlı soğuk bir okul gününün sonuydu. Şubat tatilinin son ders saati. Çantalarını takmışlar, montlarını giymişler öğretmenin karnelerini vermelerini bekliyorlardı. Acaba derslere kaç vermişti öğretmen, matematiğe kaç vermişti acaba… Akıllarından böyle onlarca soru geçiyordu. En son öğretmen gelince dikkat kesilip sustular. Hepsinin gözleri öğretmenin elindeki karnelerdeydi. Ayağa kalktı öğretmen, anlatmaya başladı. “Bu dönemin sonuna geldik, eksikleri düzeltme, iyi yaptıklarımızı devam ettirme zamanı. İyi bir tatili hakettiniz. Gönül isterdi ki herbiriniz güzel yerlere tatile gidin ama hepiniz bu mahallenin çocuklarısınız. Anneniz babanız yoksul. Yine de çok iyi değerlendirin. Bol bol okuyun tatil kitaplarınızı, bol bol oyun oynayın” dedi. Hepsi birden alkışlamaya başladılar öğretmenlerini. Sırayla tüm öğrencilerin isimleri okundu. İsmi okunan öğretmeninin elini öpüp karnesini aldı.
Öğretmen nihayet onun da adını okudu; “Yılmaz Koru”… Yılmaz kalktı, öğretmenin elini öptü, karnesini aldı. Eh matematiğe bir not fazlasını vermiş, bunu görünce gözlerinin içi sevinç pınarı, baktı öğretmeninin yüzüne. Anlamıştı öğretmen bu sevincin kaynağını, “İkinci döneme bir not fazlasını sen alacaksın, ben vermem ona göre” diyerek güldü başını okşarken Yılmaz’ın. Yılmaz sırasına oturdu. Hepsinin karnesi bitince öğretmen kapıda bekledi. Her çıkan öğrencinin başını okşadı.
Yılmaz arkadaşlarıyla karların içinden oynayarak eve geldi. Anası, babası
ŞUBAT 2015 | TAVIR | 22
22-23 yılmaz.indd 2 {&& 2/4/15 11:51 PM
hepsi, karnesinin iyi olduğunu görünce öptüler Yılmaz’ı.
Yılmaz ertesi gün arkadaşlarıyla akşama kadar karda oynadı. Leğenlerin içinde kaydılar, birbirlerine kartopu attılar, kardan adam yaptılar. Sonra tekrar leğenleri kapıp yokuşa tırmanarak kaymaya başladılar. Birinci olanlar her seferinde sevinç çığlıkları içinde tırmanmaya başlayanların başını çekiyordu. Akşama kadar çocuk çığlıkları böyle doldurdu durdu mahelleyi. Anneler, işsiz babalar, neneler, dedeler camlardan çocukları izlediler gün boyu. Çocuk neşesi, çabuk bulaşan bir hastalık gibi bu seyredenlerin de hepsini sardı, gülümsemelerine neden oldu. Hava kararmaya yakın da birer ikişer evlerine dağıldılar. Yılmaz eve gidince, annesi hemen sobanın yanına aldı onu. Hemen üstün değiştirdi. Yılmaz hiç aldırış etmeden, gün içinde kaç kez kayak birincisi olduğunu, kimlerle oynadığını anlatıp durdu. Eldivenleri, pantolonu, çorapları sırılsıklamdı. Annesi üstünü değiştirdikten sonra sıcağın da etkisiyle uyuyup kalıverdi orda. Annesi üstünü örterken içinden geçirdi “nasıl da huzurlu uyuyor”…
Neden sonra çorbanın keskin kokusunu duymaya başlayınca uyandı. Yere serilen sofradan gelen tabak-kaşık seslerine doğru yüzünü çevirince annesinin gülümserken okşayan gözleriyle karşılaştı. “Hadi sen de gel” dedi, “baban geldi, ellerini yıkıyor şimdi.” Oturdukları yerden sininin üzerindeki çorba ve ortadaki bulgur pilavına iştahla baktılar. Gün boyu o kadar acıkmışlardı ki…
Babası da çok yorgundu. İşten gelip yemeğini yedikten sonra telvizyonun karşısında uyuya kalırdı çoğu zaman. Yemekleri bitince sofra toplandı, hep birlikte oturma odasında oturdular. Yılmaz salonun ortasında bilyeleriyle oynamaya başladı.
Tam bu anın içinde dışardan bir takım sesler gelmeye başladı. Önce kulak kabartıp dinlediler, sonra pencereden bakıp balkona çıktılar annesiyle babası, Yılmaz da onların peşinden usulca balkona süzüldü. Sokakta, yüzlerinde kızıl maskeleri ve ellerinde çeşitli büyüklükte silahları olan 5-6 kişi gördüler. Yılmaz hepsinin erkek olmaları gerektiğini düşündü bir an. Bu silahlı adamların yanında yüzü açık ama kanlar içinde, iri yarı, siyah sakallı bir adam daha vardı. Takım elbisesinin üzerine siyah bir pardesü giymişti. Adamın elleri arkadan bağlıydı ve kızıl maskelilerden biri bu adamı tutuyordu. Bir diğer kızıl maskeli de elindeki silahı yukarı kaldırdığı haliyle konuşuyordu. Yalnızca sesi duyuluyordu. Bir de biraz bakınca gözleri ışıldıyordu, o kadar. Yılmaz bu siyah pardesü giymiş adamı anımsar gibi oldu. Arada okulun önünde gördüğü adama benziyordu. Bazen de köşedeki büfede tost-ayran alırken görmüştü.
Silahını havaya kaldırmış olan kızıl maskeli konuşmaya devam ediyordu. “Bu adam küçücük çocuklarımızın çevresinde dolaşıp onlara hap satıyor. Şu biraz önce yakılan, okulun karşısındaki büfeye hap, bonzai bırakıp çoluğu çocuğu zehirliyor. Torbacılık yaptığını itiraf etti. Biz Cephe milisleri olarak şimdi lik onu döverek cezalandırarak uyardık. Bu suçlarını bir kez daha tekrarlaması durumunda hak ettiği kurşun olacaktır. Hepiniz görün, iyi tanıyın bu zehir tacirini, kim ki bu suçları işlemeye devam ettiğini görür, gelsin hemen bize haber versin ki verelim yine cezasını…” derken bir alkış koptu sokakta toplanan kalabalık ve balkonlarında izleyenlerin arasından.
Bu arada siyah pardesülü adama vurmak, taş atmak isteyenler oldu. Bu durumun bir lince yol açacağı bilinciyle engellediler kızıl maskeliler kalabalığın bu isteğini. Ağzı burnu zaten kan içinde kalmış adamın ellerini çözerek gitmesine müsade ettiler. Başı neredeyse boynunun içine gömülü, sendeleyerek uzaklaştı adam. Kızıl maskelelerden biri topalanan kalabalığa seslenmeye devam etti bu ara; “Mahallemizde uyuşturucuya, torbacılara izin vermeyeceğiz…” Sözlerini diğer kızıl maskelilerin sloganı kesti; “Yaşasın halkın adaleti!” Bu arada silahını havaya doğrultmuş olan kızıl maskeli balkondan bakanlara göz gezdirdi. Balkondan artık beline kadar aşağıya sarkmış olan Yılmazla yüz yüze geldi. Yılmaz kızıl maskelinin ona göz kırptığını hissetti. O da göz kıprtı. Toplanıp, alkışlar arasında sloganlarını atmaya devam ederek uzaklaştı kızıl maskeliler. Sokağın başına geldiklerinde birkaç el silah sesi duyuldu karanlığın içinden. Onlar gidince de alkışlayan kalabalık onları konuşarak dağılıp yittiler karanlığın içinde, balkondakiler girdiler evlerine.
Kar yağmaya devam ediyordu. İstanbul’un mahallelerinin beyaz örtüsü en çok çocukların sevinciydi. Sabahtan akşama sokaklar sömestr tatilindeki çocukların meskeniydi. Burunları kızarır, akar, saçları, eldivenleri ıslanmış onlarca çocuk iki yanı iki-üç katlı bitişik evlerle sıralı sokaklarda şendir. Kar, beyazlığı bu çocuğun neşesine katık edince sokakların gelinliği olur. Öyle şen ve kaygısız. Yılmaz da müdavimidir gelin olmuş sokakların. Düğünü çocuk
oyunuysa bu merasimin Yılmaz en cos-kulusudur.
Günlerdir, oynadığı sokağın her sözcüğünün kulak misafiridir çocuklar. Şeker için gidilen bakkalda, akşama eve götürülecek ekmek için gidilen fırında, balkondan balkona, kapı önlerinde, otobüs duraklarında en baş konudur kızıl maskeliler. “İyi yaptılar, hakkettiy-di”, “Soysuz adam, çoluk çocuğun baş-belası”, “Sahipsiz sanıyorlar ya, en çok ona delleniyorum”, “Ah bırakaydı gençler bana, bak bir daha yapıyor mu?” cümleleri büyüklerin dilinden çocukların kulağına, belleğine akıyordu.
Okul zamanı çabuk geldi. Erkenden okula giden Yılmaz, öğretmeni beklerken arkadaşlarıyla heyecanlı bir oyun oynuyordu. Bir arkadaşını kolundan çekti kendisi ve diğer arkadaşının yanına koydu, diğerlerini ona göre yerlere yerleştirdi. Sonra ortalarına aldıkları çocuğa; “Bak şimdi, sen kötü adamsın” dedi. Yanındakine de; “Sen de onun elinden tutacaksın” dedi. Sonra eline
aldığı cetveli havaya kaldırarak, “Bu pis adam çocuklara hap satıyor” dedi. Ardı sıra önce kendisi sonra kalabalıkla beraber “yuuuuhhh, tühhh” diye bağırmaya başladılar. “Şimdi onu dövelim, bir daha yaparsa vururuz” dedi Yılmaz. Cetvelini silah yapıp doğrulttu. Hep birden ortadaki çocuğa vurmaya, takılmaya başladılar. Ortadaki çocuk da onlara vurmaya, boğuşmaya başladı. Onlar bu haldeyken öğretmen geldi. Yılmaz’ın kulağından tuttu; “Ne yapıyorsunuz” dedi kızarak. “Miliscilik oynuyoruz öğretmenim” dedi Yılmaz, sonra göz kırptı. Öğretmen ensesine bir tokat indirdi yavaşça, gülerek. Hepsi yerine oturdu.
Bembeyaz karlara gömülmüş İstanbul’un yoksul mahallerinde bir kardelen boyverdi. Rengi kızıl… Gören maske sandı onu. Oysa hayattı; adı belki Hasan belki Ferit… Buzları kırıp çatlatan gündüzün güneşi değil, Ferit’in alnında ve sadece geceleri parlayan yıldızın ateşi idi..

İlgili Yazılar