Havanın yağmurlu olduğu bir gündü. Ara ara normal yağan yağmur bazen de karla karışık olarak düşüyordu toprağa. İş paydosuna az bir zaman kalmıştı. Şemsiyesi yoktu, sevmiyordu da kullanmayı. Beresini taktı, sıkıca giyinip çıktı. Büyük bir alışveriş merkezindeydi işyeri. İşyerinde dışarı görmüyorlardı. Dışarıdaki havadan bir haberdi. Bunun için dışarı çıkınca yağmura yakalandı. Hızlı adımlarla yürüdü. Metrobüse binecek, Altunizade’ye geçecek, oradan da otobüse binip evine gidecekti. Met-robüs ile Altunizade’ye geçmesi kolay oldu. Altunizade de durakta beklemeye koyuldu. Trafik durmuş vaziyetteydi. Durak da insanlarla dolup taşmıştı. Yarım saat olmuştu bekleyeli ama daha bir tek otobüs gelmemişti. Geleceği de yoktu. Yağmur da biraz duraklayıp, tekrar yağmaya başlamıştı. Sesli olarak isyan etti ‘’Bu nasıl bir devlet; bu nasıl belediye? Bir damla yağmur yağınca trafik alt üst oluyor.’’ Yanına bir vatandaş yanaştı..
-Öyle düşünme… Hükümetimiz de, belediyemiz de çok iyi çalışıyor. -Bu nasıl çalışma! Şu insanların çekti çileye bak.
-Buna da şükür etmeliyiz. Herkes mutlu. Çalışıyor para kazanıyor insanlar. Bak metrolar,metrobüsler yaptılar. Hepsini Tayyip Erdoğan yaptı. Haksızlık yapmayalım. Yukarıda Allah var! -Herkesin mutlu olduğunu kim söyledi? Askeri ücretin 800-900 TL olduğu bir ülkede insanlar nasıl mutlu olur? İn-
sanlar çöplerden artık şeyleri toplayıp yaşıyor. Evet mutlu bir kesim var. Onlar da ayakkabı kutularına milyon paraları saklarken yakalandı. Senintanıdığın birinin hiç evinden para sayma makinesi çıktı mı? Çıkmaz, bir tane değil birkaç para sayma makinesi, birkaç para kasası çıktı onların evinden. Ne oldu, savcıları sürdüler ve kendilerini akladılar. Ama aklayamazlar … Bu ülke insanın yarısından fazlası ‘’hırsız’’ diye sesleniyor senin Tayyip Erdoğan’a. Katil diye sesleniyor.
-Tamam ben de çalmadılar demiyorum. Çaldılar ama sen de kabul et, hizmet de yapıyorlar.
-Gerçeklere gözlerinizi kapatmış görmüyorsunuz. Tayyip Erdoğan ne dese ona inanıyorsunuz. Sana bir hikaye anlatacağım..
-Anlat anlat dinlerim… -Daha samimiyet olsun diye, adın neydi? Benim adım Fırat… -Benim adım Ahmet. -Peki Ahmet, vaktiyle padişahın biri düşmanlarıyla kavgaya girer. Bir sürü hakaret ve küfürler ederler birbirlerine. Düşmanlarından biri, padişah ‘’senin ağzın da çok kokuyor…’’ der. O kadar küfür ve hakaret zoruna gitmez ama bu sözler padişahın zoruna gider. Padişah, ağzımın koktuğunu bilse bilse kırk yıllık karım bilir diyerek kavgayı bırakıp koşarak karısının yanına gider. Kızgınlıkla sorar padişah: ‘’Hanım, hanım ağzımın pis koktuğunu söylüyorlar… Sen niye bana söylemedin daha önce….’’ Padişahın karısı: ‘’Beyim ben nerede bi-
leyim. Ben tüm erkeklerinin ağzının pis koktuğunu sanıyordum… ‘’
Ahmet anlamayan gözlere bakındı Fırat’a… Fırat da kafasını salladı anlamadın mı diye sorarcasına.
-Kadın burada ne demek istedi anlamadım Fırat, gerçekten anlamadım niye öyle bakıyorsun… Tamam, ben de söyledim. Çaldıklarını ben de kabul ediyorum. Ama siz de iyi şeyler yaptığını hiç kabul etmiyorsunuz. -Yaptığı hangi iyi iş var Allah aşkına… Metro yapmış, metrobüs yapmış değil mi? İnsanların açılığa ve ölüme mahkum olduğu bir ülkede her yer metro olsa ne olur? Bu ülkede açlıktan insanlar öldü biliyorsun değil mi? – Evet, gazetede okumuştum. Bir çocuk ölmüştü.
-İşçiler iş kazası denilen katliamlarla katlediliyor. Soma’yı duydun değil mi? -Soma? Evet…
-Ama Cumurbaşkanının oğlunun ge-micikleri var. Dinden imandan bahse-der…Ondan daha iyi Müslüman yoktur. Peki, Ebû Zerr el-Gifârî’yi bilir misin? -Yok ismini hiç duymadım. -Anlatmazlar sizlere. ‘’İki gömleği olan bizden değil…’’ demiş zamanında. O dönem de insanlar da bez parçaları ile örtünürlerdi. Ebû Zerr el-Gifârî İslami-yeti kabul eden ilk dört kişiden biri…
Hz. Muhammed onun için, ‘’Gökte ve yerde ondan daha değerlisi yoktur.’’ der. Peki, İslamiyeti ilk kabul eden sahabilerden Ebû Zerr el-Gifârî’yi neden bilmiyorsunuz? Neden İslam tarihçileri söz etmez? Ebû Zerr el-Gifârî İslam dininin tüm dinler gibi yoksulların dini olduğuna inanır ve haksızlıklara karşı çıkardı. Bunun için sürgünlere gönderildi. Bir gün Mekke’nin büyük zenginlerinden biri ölür. Geriye altınlar hanlar ve saraylar bırakmıştır. Şaşalı bir cenaze töreni ile defnedilir. Ebû Zerr el-Gifârî de, topladığı yoksullarla çıkar Muaviye’nin huzuruna. Der ki: ‘’ Muaviye, sen ölen bu adamın ardından Allah rahmet eylesin dedin mi?” Muaviye “dedim” der. ‘’Bu ayakları ve baldırları çıplak insanları görüyor musun? Onların hakkı var. Ben Allah rahmet etsin demiyorum’’
Ebû Zerr el-Gifârî her gün büyüyen bu zenginliklere karşı çıkar ve yoksulların yanında yer alırdı. Ölmeden önce Hz Ömer tarafından ailesiyle Rebeze Çölü’ne sürülmüştür. Çölde yiyecek bulamazlar. İlkin kızı hastalanır, ölür. Kendisinin öleceğini hisseder, karısını çağırır ‘’Ben öleceğim, yoldan geçen haram ekmeği yememiş, devlet görevlisi olmayan biri varsa, çağır gelsin birlikte mezarımı kazın… ‘’
Karısı yoldan geçenlere sorar, gelenler devlet görevlileri değildir ve Ebû Zerr el-Gifârî’nin mezarını birlikte kazarlar ve Ebû Zerr el-Gifârî oracıkta ölür. Ebu Zerr düşmanına mezarını bile kazdırmaz. Hz. Muhammed’in dediği gibi ‘’Ebu Zerr yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız haşredilecektir*…’’
Bir gün Ebû Zerr el-Gifârî Muaviye’nin Yeşil Sarayı’nın önünden geçer ve seslenir:
‘’Ey Muaviye, eğer bu sarayı kendi paranla yaptırıyorsan, israftır. Eğer halkın parasıyla yaptırıyorsan bu ihanettir. ‘’
-Sen şimdi Aksaray’a lafı getiriyorsun. Kötü mü böyle bir sarayın olması? Bak bizim ülke de büyük Avrupa devletleriyle yarışıyor. Siz bunu görmek istemi-
yorsunuz.
-Saray yaparak mı yarışacaklar? Bu sarayları da başlarına yıkarlar. Bu halkın evlatları ellerini kollarını sallayarak gider, o sarayı onların başlarına yıkar. Duydun mu, geçen günlerde… -Evet, gazetelerde okudum. Televizyonda da izledim…
-Ben kimsenin ölmesini istemiyorum. Kimse kimseyi öldürmesin. -İstemiyorsan bu adaletsizliğe sen de karşı çık. Senin çocuk var mı? -Var Fırat, Allah bağışlasın iki çocuğum var.
-Uzun ömürleri olsun. Senin iki çocuğun var tırnağına zarar gelsin istemezsin ama bu memlekette çocuklar on dört yaşında katlediliyor o çocuğu on dört yıl büyüten ana, binlerce insana yuhalatıyor. Bir düşün…
Sustu konuşmadı Ahmet. Sohbet ederken zaman da akıp gitmişti. Saate baktı, tam bir buçuk saat olmuş durakta otobüs bekliyorlardı.
-Ahmed biz daha çok bekleriz. Burada minibüsler de geçmiyor ne oldu? Dur bak, minibüsler alt yoldan dönüp gidi-
yorlar baksana Ahmet. Gel gidelim yoksa sabaha kadar bekleriz. -Dur 15-20 dakika da bekleyelim gideriz olmazsa…
-Tamam bari bekleyelim biraz daha… Ebû Zerr el-Gifârî… Bu sahabenin hayatını araştır öğren Ahmet… Yarın cuma, sen cuma’ya gideceksindir sor bakalım camii hocanıza o da bilmiyor mu? -Tamam soracağım, söz soracağım. -Ahmet gel gidelim. -Benim akbilim var, biraz daha bekleyelim
-Ahmet, herhal senin cebinde para yok. -Doğrusunu söylemem gerekirse yok. -Dert etme Ahmet, ama bak cebinde minibüs paran bile yok ama halen Tay-yip Erdoğan’ı savunuyorsunuz. O hırsızı ve katili savunuyorsun…
Fırat ile Ahmed bir süre sessiz kaldıktan sonra birlikte yürümeye başladılar. Ahmet düşünceli gözlerle hem Fırat’ı inceliyor hem de uzun uzun yola bakıyordu. Fıratsa susmuş düşüncelere dalmıştı.

İlgili Yazılar