Sevgili Nil,

Sevgili Ayşe;

En zor yazının başındayız. Sizlere yazmak öyle zor ki. Birçok şey eksik kalacak eminiz. Ama siz bizi anlarsınız, onun için rahatlıkla devam edebiliriz. Sizden söz edince anılar birbirini izliyor.

Anılara söz söylenmiyor biliyorsunuz. Söz de dinlemiyor, sıkışıp sıkışıp duruyor göğsümüzün gizlisinde. Aklımız yüreğimiz de utana sıkıla “yaşasalardı” diye bir seslenişte bulunuyor. Hangi anının hangi adlarını, yaşlarını, gözlerini… Nasıl saklı tutsak hayallerimizde. Bir anda çocuklaşıp utangaçlığımızda çiğneyip duruyoruz dudaklarımızı. Gülüyorsunuz değil mi? Ama öyle ne yapalım.

Aramıza; gövdesi acılardan, hasretten kurulu bir köprü açıyoruz. Biraz öfke, biraz umut, çokça da onur… Her Nisan yağmurları düştüğünde alnınızı, eğilip öpüyoruz tomur tomur özlemlerin demetleri arasından… Belki çok acıdan, hasretten bahsedeceğiz ama olsun acı da yakışır insanın yüreğine değil mi ama…

Öyle günlerdeyiz ki sular bile kendi yatağında aheste aheste akıyor… Azgın rüzgarların esintisinde sallanıp sallanıp duruyor. Kıyısız denizlerin, damların gözbebeğinin içine baka baka akıyor. Toprağın iliklerine saklanıyor, belki utancından, belki kaygıdan, belki de bizim deniz ortasında bir ada oluşumuzdan utanıyor.

Zaman dönüp dönüp Nisan’ın o günü öptüğünde, dilsiz bir acı gezer içimiz de, ne o bize bir şey söyler, ne de biz ona… Biraz da karşılıklı dostluktan oluyor sanırız. Ne diyeceğimizi şaşırırız ya da sizin isminiz bizim sözlerimiz olur… Bir de bakıyoruz ki gün bitmiş ve yine ayrılık anı

Ayrılmak dedik değil mi? Ayrılmayı parçalara bölsek ne adlar veririz kim bilir…. Yani ayrılık değil, “her merhabamızda sak elvedamız” demişti Muharrem. Böyle mi yoksa . Ayrılmak bir daha kavuşmamaksa, bizimki öyle değil. Ayrılığımız bir açık yaradır göğsümüzde öylece durur… Merhaba dediğimiz anda, ayrılık vaktinin kısaldığını biliyoruz. Bunun için, biz ne “merhaba” diyelim ne de “hoşçakalın”…Hep birlikte yan yana olalım…

Bakıyoruz çevremize sevgisizlik alıp başını topal topal yürüyor. Öyle ki nereden bakarsan bak onun o aksak yürüyüşünü görürsün ve “ben buradayım” dercesine sesleniyor adeta… Uysan seni nereye götüreceğini bili- yorsun. Özünden uzaklaşırsın Tek çaremiz kalı- yor karanlık da olsa, tek başına da kalsan özüne sahip çıkıp onunla uyumak onunla yürümek….

Biz mi?…Yine eski biziz desek ne dersiniz bilmeyiz ama yine de en doğru sözcük bu olsa gerek. Bakmayın öyle, tabii ki yılları geri de bıraktık, yeniler ekledik tarihimize… Yaşamın, gözlerine baktıkça daha iyi anlaşılı- yor. Kirpiklerinin arasından cayır cayır bir ateş yanıyor. Bize bakıyor, biz de ona, o ateşe sarınıyoruz. Ateşten bir pelerin giydik üzerimize ve bize yönelenlere karşı savunuyoruz insan onurumuzu, sevgimizi, kavgamızı…

Resimleriniz hemen kültür merkezimizin kapısının girişinde… Kim gelirse gelsin ilk siz karşılıyorsunuz. Birçoğumuz ilk geldiğimizde bize neler neler anlattınız. İçimizde heyecanla dolaştık kültür merkezimizi, kapıları açarken incitmekten korktuk, bazen de kapılara dokunurken sizin ellerinize dokunur sandık ılık bir duygu dolaşıp durdu bedenimizden, bazen de odalar soluğunuzu üşedi yüzlerimize… Size her baktığımızda göz yaşlarımız kanatlanmak istedi… Sonra… Sonra hep olduğu gibi sıcacık bir özlem sarsıp durdu bedenimizi yüreğimize dek… Bir yanımız bahar renginde, bir yanımız hüzün kendi yerini zorluyor, yüreğimiz dar geliyor… Sonra çiçeklerin tomurcuğuna donuk, umutsuz bakan gözlere dalıp kar beyazı umut tohumları ekerkenki el sallayışlarınız gelip duruyor karşımızda… Bizler de el sallıyoruz size… Ne güzel bir sevgi, nasıl bir kaynaktan akıyor diyerek tekrar tekrar dönüp içiyoruz… Öyle narin ve öyle nazlı bir sevgi… Uçurumlarda kök tutan, kayalıkların orta yerinde uzanan gülüşler… Ve ondandır ki, yürek candan önce kopar bir haberi duyduğumuzda…

Bir tutam acıyı bir tutam sancıyı kaç kez bölüp paylaşıyoruz… Kimimize ağır geldiği de oluyor, kimimize de yetmiyor… Ama acının fazlasını birbirimizden hep ister olduk sizin gibi… Candan terazi hep aynıya, yine de ellerimizi uzatıp basıyoruz bir ucuna ki, kendimizden yana ağır olsun…

Şakağına akrep iğnesi dayalı bir ülkede yaşıyoruz. Türkülerimiz hep kavgamızın hamalı…Hiç diz kırmadı şarkılarımız, çok içli ezgiler söyledik ama hiç ağlatmadık, mendil alıp göz- yaşlarını silmedik ezgilerimizin…Yorum, türkü yolculuğuna devam ediyor. 20.yılını doldurarak hem de. Kaç kez notalarımızın yüzlerine kirli el- leriyle uzandılar. Seslerimiz, Yorum’un şahan çığlığı gibi geldi onlara ve korku deryalarına itti onları. Onun için bu yıl kaç kez gözaltına alındı Yorumcular…

Her Nisan ayında sizin selamınız konar yüreğimize tekrar tekrar. O gün gibi kuşlar konar seslerinize, kanatlarında taşır bir uçtan bir uca. Bunu görenler dayanamıyorlar. Bir yıl önce yine gelip kültür merkezimizi bastılar. Sinema-tiyatro salonumuzu ve kafeterya bölümünü mühürlediler. Sanatımızın halka ulaşmasını engellemek için her türlü oyuna başvurdular. Bizi iki odaya hapsedip üretimimizi engellemeye çalıştılar. Ama başarılı olamadılar. Yine ürettik, yine sanatımızı ulaştırdık bizi bekleyenlere. Oysa biz hep görüyoruz, siz gittikten sonra onların karanlıkta süngülerinin düştüğünü. Umut fukaralığı işte ne yapalım, ne diyelim.

Tiyatro-sinema salonumuz ve kafeterya bölümümüzü bir yıl önce kapattılar ama biz yeniden açtık. Hem de onların mühürlendiği günde, 1 Nisan’da. Nisan ayı onların rüyalarına giriyor hep. Biz de duru sulardan hep sizleri seyrederek, sarıp sarmalayarak karşılayacağız Nisan’ı….

Kırmızı solukla üfşüyoruz acının flütünü… Uzanıp dokunuyoruz dolaşan karamsarlığa… Bizden olan ne varsa Nisan ayında, gün ışığını giydiriyoruz…

Kültür merkezimizin çalışanlarını gözaltına aldıklarında kısır sevinç naraları attılar. Bunlara karşı her defasında sanatımızın boynunu çiçeklerle süsleyerek halka ulaştırmayı sürdürünce onlar, talan ve yalanla kendilerine gelecek arıyorlar. (Varsa gelecekleri tabii.)

Tükenmiş türlerinin soluk alırkenki iniltilerine tanık olduk yazılarımıza açtıkları davalardan. Gerekçelerine bakınca, ağzımızla gülmeye kıyamadık hiç. Biz yazdıkça korkuluklar kurup ördüler kafalarının her yerine…

Görkemli yoksulluğun ortasında, efen- dilerini korumak için cehenneme çevirdiler ülkemizi üç gün boyunca. İdil yapım olarak, sinema ile NATO’nun üç gününü anlattık. “Cehennemde 3 gün” diye. Bush’un konuşurken kürsüde sırtını döndüğü boğaz sularına düşen gölgesinin denizlerimizi nasıl kirlettiğini anlattık… Biz hep konuşunca onlar gidip ülke ülke gezip terziler getirdiler ağızlarımızı dikmek için…. Yani ülkemiz bizim sevgimiz, gece gündüz bu sevgi bahçemizin bahçıvanı oldu umutlarımız…

Her etkinliğimize bir soruşturma açıldı. Öyle düşlediler ki; ölü balıklar gibi ağlarını dolduracağımızın hayallerini kurdular. Olmadı, sessizliğin kül rengi saçları hiç düşmedi gözlerimizin üzerine… Bugün kendi düşlerini yiyorlar… Belki yeniden yeniden perçinleyecekler boş düşlerinin halkalarını…

Sokağa çıktığımızda, sıkıntının ayak sesleri peşimizi bırakmıyor. Yeni kaset çalışmasına başladık. Onun için de, bir sıkıntıdır bizi izliyor…Şikayet değil tabii ki. En güzeli olmalı telaşı. “En güzeli diye bir şey yok” mu diyorsunuz. Elbette öyle. Size, bize layık olsun istiyoruz, onun için böyle söylüyoruz. İhsan ve Ali hapishanede. Muharrem yeni çıktı. Evet, hep bir yanımız orada oldu bugüne kadar. Yine öyle. “Hep bildiğiniz gibiyiz” derken bunu söylemek istemiştik. Hiç bir kasetimizi, hepimizin bir arada olduğumuz zaman da yapmadık, yapamadık. Bu kasetimiz de öyle olacak.

Tavır, düzenli olarak zenginlerin arabalarını çizen yaramaz çocukluğuna devam etti, ediyor. Bundan sonra da nerede ne yapacağını bilerek sayfalarını dolduracak. Siz böyle söylemiştiniz ona çünkü. Biz de öyle söylüyoruz.

Her birimiz ayrı ayrı ikinizi sımsıkı kucaklıyor öpüyoruz.

Sizin Tavır

İlgili Yazılar