Sobanın yüzü kızardı içindeki yangından. O ateş, sobanın boyunca kazanı soluğuyla kaynattı. Evin içini yumuşak bir sıcaklık doldurdu. Yaşlı kadın iki büklüm bir halde kucağına doldurduğu odunlarla içeri girdi. Biraz gürültülü bir şekilde odunları sobanın yanına döktü. Yaşlı adam bu gürültüyle uyandı. Kaşlarını çattı, gerindi. “Ne yapıyorsun kadın” dedi. Kaşları çatıktı ancak sesi sevecendi. Yaşlı kadın zor doğruldu, ellerini beline koyup derin bir soluk alarak cevapladı ömürlük hayat arkadaşını; “Suyu kaynattım, odayı ısıttım, suya tarhanayı da salarım, belki akşama bizim çocuklar gelir. Bu ayazda kışta, ısınlar.” Daha anlatacaktı ki yaşlı adam kuru bir gülüşle kadının sözünü kesti. “Kaç akşamdır böyle hazırlanıyorsun kadın”. Bu kez de beraber güldüler. Tütün sardı yaşlı adam, tütünden artık iyice sararmış parmaklarıyla. Derin bir soluk almasıyla öksürmesi bir oldu. “İçme şu zıkkımı adam” dedi kadın. Öksürüğün arasından gülümseyerek cevapladı yaşlı adam eşini; “Sen benim öksürüğümden mi telaş yaptın?” Sevimliydiler beraber.
Karanlık, evin ufak pencerelerine abandı. Garip, kıvrılıp sokuldu evin yamacına. Az sonra yanına konulacak sıcak yal(*)ı düşünerek yalandı. Sonra da gözlerini dört döndürdü. Köyün birkaç evi kalmıştı içinde ışık yanan. Onlar da geceye sıcak sıcak açıldılar.
Köyün etrafının karlarla kaplandığı çok
oluyordu. Kar soğuk ve sessizdi. Ama içindeki yıldızlarıyla kıpır kıpır şenlenmeyi bekliyordu. Tıpkı yaşlı karı kocanın beklediği gibi. İzsiz bir yol vardı köyü kucaklayan dağın yamacında. Dersim’in dağları pek bir dikbaşlıdır. Kar kondurmaz başına. Gündüz güneşe, gece yıldızlara değsin ister başı. Köyü kucaklayan dağın yamacından aşağı yıldızların altından gizli bir nehir gibi incecik süzülüp köye vardılar. Garip çoktan yalını yemiş bir güzel yalanıyordu, ağzından buharlar çıkara çıkara. O tanıdık barut kokusu dolunca burun deliklerine, güçlü ön ayaklarının üzerine doğruldu. Bir iki nazlandı, süzüldü koştu gitti. Önden gelene süründü, etrafında dolandı. O bildik ellerin sıcaklığını sırtında hissedene kadar süründü onlara, vazgeçmedi. Karın içinden, dağların doruklarından gelmişlerdi. Ama hepsinin elleri sıcaktı. Yürüdün mü ısınırsın, ateş gibi. Garip’ten iyi kim bilir ki bunu?
Yaşlı kadın iyice doğruldu. Yaşlı adamın gözlerinin feri parladı. Evin içine köyde kalan bir kaç genç ve yaşlılar da toplandı. Soğuktan gelenler sıcacık sohbetlere karıştılar. Yaşlı karı kocarnın asırlık damı yeniden şenlendi. Kaç zamandır gözleri yolda bekliyorlardı. Ne odunları ne de meyve kurularını esirgediler. Yaktılar, kaynattılar. Evlerini, yüreklerini ısıtıp beklediler.
Bir yandan sofrayı kurdular, bir yandan da Tuncay’ı dinleyenlerin sayısı çoğal-
dı. Tuncay mavzerini dimdik yanında tutuyordu. Onun yakışıklı edasına mavzerin endamı da pek yakışıyordu. Piro Amca, gözleriyle mavzerini süzdü namludan dipçiğe doğru. Bir iki öksü-rüp söze girdi Piro Amca, “Oğul, bu senin silah, bildiğin mavzer. Çok eski değil mi, ne iş görür bu silah?” Tuncay, bu soruya alınmış gibi, silahı sıkıca kucakladı, “Ne diyorsun Piro Amca, bu silah var ya bu silah, ‘38’in emanetidir. 38’de atalarım bu silah üzerinde can verdiler. Pir aşkına, oniki imamlar akına. Bu silah vurmaz mı hiç?” Tuncay iyice coştu, coştukça anlattı. Dinleyenler şaşkınlık içindelerdi. Bu hikayeyi Tuncay’dan ilk kez dinliyorlardı. Yaşlılar ise Tuncay “oniki imamlar aşkına…” dedikçe, ellerini yüreklerinin üstüne iyice bastırıyordu.
Tuncay daha yirmisinde ya vardı ya yoktu. Genç bir savaşçıydı ancak heybeti, öfkesi, coşkusu saki 38’den kalmaydı. “Bu mavzer isyandır Piro Amca. İsyan eskir mi hiç, savaş eskir mi? Bu mavzeri ilk 1800’lerde icat ettiler. Yaşlı değildir, tecrübelidir. Gökte patpatik(**), bizim delikanlı mavzeri bir doğrulttun mu, delersin bağrını, patpatik tepetaklak yere çakılır.” Tuncay dedesinin mavzerini, 38’i öyle bir anlattı ki, herkes bu isyan mirasına, bu mavzerin kutsallığına ant içecek denli kendilerinden geçeceklerdi. Hayran hayran, bir mavzerine bir Tuncay’a baktılar sesiszce. Herkes kendi aralarında konuşuyordu. “Şimdi düşman bilse elimde elimde mavzer var, küçümser, önemsimez ha. Onlar tarihin gücünü bilmezler, silahımız tarihimizdir. Düşmanın çok modern silahları olsa ne olacak sanki.”
Mavzer sofrada da baş köşeye kuruldu. Bir yandan yenilip içilirken bir yandan da hala yan gözlerle mavzeri süzüyorlardı. Piro amca ise, özür diler gibi baktı mavzere. eski bir yoldaşına güvenmemiş gibi utangaçlaştı. Gözleri dolu dolu oldu, sonra birden yakalanmış gibi utandı da “istendir isten, sigara isin-dendir” dedi kendi kendine içinden.
Acıyı öfkeyi tam da bu dağın koynunda yaşayanlardı onlar, anadan, babadan, atadan yadigar. Şimdi aynı isyanı Tuncay’ın gözlerinde, sözlerinde, mavzerinde gördüler.
“Kardır kıştır, aman ha dikkatli olun, gözümüzü yollarda komayın.” Ağız birliği yapmış gibi böyle konuşup, sonra da sımsıkı kucaklaştılar. Vedalaşıp yollara düştüler. Kar beyazı, yıldız ışığı yollara düştüler.
Naylonları bir güzel gerdiler. Köz sıca-ğıyla naylon çadırı ısıttılar. Tek tek silah-
larını parlattılar. Tuncay sırtını çantasına dayamış, kulaklıkları takmış BBC’den haberleri dinliyordu. Gözleri yarı kapalı dinlerken birden öfkeyle doğruldu. “Arkadaşlar, İstanbul’da eylememiz var!”. Sessiz ama coşkulu ve öfkeli. Çadır kaynaştı. Nöbetçiler dışındaki tüm gerillalar haberi duyup çadıra aktılar.
Tuncay eylemi anlatırken kendinden geçmiş, sanki oradan yeni gelmiş gibiydi. “Bak yahu, bir de kullandığı silaha eski diyorlar”. Böyle deyip o eski mavzerine sarıldı sımsıkı bir şekilde. O geceyi düşündü, gülümsedi. O gecenin hesabını nasıl vereceğini şaşırmıştı. Mavzer hikayesi gerçek miydi. “İlle-galite gereği anlatılar yalan sayılmaz. Ayrıca benim mavzerimin örgütlenme gücü var” diyerek konuyu güzel bağladığını düşünerek sevindi. “Ne daldın Tuncay Yoldaş? Yoksa mavzerine yeni hikayeler mi uyduruyorsun? Bak onun kuzenlerinden biri haramilere korku saldı.?”
Tuncay dinlerken bir yandan gülümsüyor, bir yandan da elindeki yağlı bezle silahının namlusunu parlatıyordu.. “Ben var ya ben, burada kuzenime de
türküler yakarım”
Durup biraz düşünür gibi yaptı Tuncay, sonra kleşiyle mavzerini karşı karşıya tutarak konuşmaya-konuşturmaya başladı.
Kleş; “Duydun mu abi, bizim kuzen İstanbul’u sallamış”
Mavzer; “Evet evet kardeşim, duymam mı hiç. Bir de yaşlı demişler. O tecrübeli savaşçı. Onu tutan el, o tetiği çeken bilinçte iş, bilmiyorlar bunu.”
Kleş; “Bizim delikanlı asırlık kuzenin hiçbir yerde kaydı da yokmuş, helal olsun” Mavzer; “Helal olsun beklenir tabi.”
Tuncay silahları konuşturmaya devam etti. O devam ettikçe, gerillalar karşısına dizildiler. İyi bir izleyici kitlesi topladı. Sessiz gülüşmelerin arasından korsan kahkahalar duyuldu…
(*) Yal: Köpek yiyeceği, sıcak hazırlanıp verilen bir karışımdır (**) Patpatik: Helikopterin Dersim köylülerinin dilindeki adı

İlgili Yazılar