Nedir ‘politik tiyatro’ yalnızca bugün olanı bugünde göstermek mi? Hayır. Ucuz ve sıradan olurdu öylesi. Çek bugünün fotoğrafını, sür seyircinin önüne. ‘Bak, bu senin hayatın…’ söyleminin ‘böyle gelmiş böyle gider’ uyuşturuculuğuyla. İyi de, ortalama seyirci zaten hep bu söyleme saplanmış olarak gelir tiyatroya. Asıl mesele, sahne aracılığıyla ona şöyle diyebilmekte: ‘Hayır kardeş, her şey bundan ibaret değil. ‘Böyle gelmişlik’, asla bir kader değil. Öyle olduğunu söyleyenlere kulak asma, çünkü kulak asarsan eğer, o kaderin suç ortaklarından biri de sen olursun! Oysa ben sana bu sahnede istersen kendi kaderini kurgulayabileceğini göstereceğim!’ Evet, işte böyle der politik tiyatro. Ve ‘politik tiyatro’, elbet ‘bugün’ olan karşısında belirgin/ eleştirel bir tutum almak demektir.” (Cumhuriyet, 4 Kasım 2013, Pazartesi).

Ahmet Cemal, Arjantinli yazar Ariel Dorfman’ın Araf isimli oyununun tanıtım yazısına bu satırlarla başlıyor. Ariel Dorfman insanlık tarihindeki faşist yıkımları ve bunlara karşı çıkan, başkaldıran insanları ve onların eylemlerini anlatmak için Antik Yunan oyun yazarı Euripides’in “Medea” isimli oyununu kullanıyor.

Yunan mitolojisinden alınan «Medea»yı birkaç kelimeyle şöyle özetleyebiliriz. Medea, Lason’u çok sever. Onun için vatanına, babasına ihanet eder, abisini öldürür ve adasını terk ederek Lason’un memleketine gelir. Lason’la Medea’nın iki erkek çocukları olur. Bir süre sonra Lason Medea’yı terkederek kralın kızıyla evlenir. Buna isyan eden Medea da hem iki erkek çocuğunu hem de kralın kızını öldürür.

Ariel Dorfman’ın Araf isimli oyunu izleyicinin yorumuna açık bir oyun. Oyun belki bir psikiatri hastanesinde, belki de bir polis sorgu merkezinde geçiyor. Ama daha çok da polis sorgu merkezine benziyor ve burada çağımızın işkencecilerinin son buluşu olan ince psikolojik işkence yapılıyor. Amaç bizim işkencecilerimizin “tretman” dediklerini yapmak, insanları “iyileştirmek”, “evcilleştirmek”. Yaptıklarından pişmanlık getirmelerini sağlamak ve düzene uygun kişiler yaratmak…

Araf gözaltında işkencedir. Polis bir kişiyi yakaladıktan sonra işkence merkezine götürür. Eskiden 1980’lerde yakalanan devrimciler 45+45 gün yani 90 gün olmak üzere polis şubelerinde kalır ve elektrik, Filistin askısı, buzda yatırma vb. çeşitli işkencelere uğrarlardı. Bu işkenceler ’90’lı yıllarda da sürdü. Bu yıllarda, birçok kişi işkencede yaşamını yitirdi ve sakat kaldı. Bu yıllarda kaybolan insanların çoğu işkencelerde katledilen devrimcilerdi.

İşkence sorgusu aynı Araf’a benzer ya oyundaki kadın gibi düşüncelerinizden ödün vermezsiniz, onları ölümünüz pahasına savunursunuz ve bu sorgudan çıkınca alnınız ak bir biçimde yaşarsınız ya da bu oyundaki adam gibi zaten her şeyi biliyorlar niye direneyim ki diye düşünüp ikince seansta pişman olursunuz. Ama işkenceciler yine sizin yakanızı bırakmazlar, daha fazlasını isterler ve sizi işbirlikçi yaparlar. Tıpkı oyunda karısını “pişmanım” dedirtmeye uğraşan adam gibi.

Oyunda, kişilerin ismi yok. İki kişilik bir oyun. Kişiler Adam ve Kadın olarak nitelendiriliyor. Büyük bir haksızlığa uğramış kadın bu haksızlığa isyan ediyor ve bu haksızlığı yapan kocasını feci şekilde cezalandırıyor. İki çocuğunu katlediyor.

Çoğu kişi anlamadan bu cezalandırmayı çok vahşice, çok aşırı bulabilir ama belki de Medea ya da bu oyunun kahramanı kadın bu haksızlığın kökünün kuruması için bu cezalandırmayı yapmıştır.

Örneğin halk savaşçılarının 14 yaşındaki Berkin Elvan’ın katillerini bulmayan savcıyı cezalandırması ve halkın adaletini uygulaması buna bir örnektir. Bazı insanlar olayı kavrayamayıp savcıya acıyorlar ama bu cezalandırma başka halk çocuklarının öldürülmemesi ve halkın adaletinin gösterilmesi için yapılmıştır. Bu cezalandırma faşizm koşullarında halkın adaletinin ancak devrimci şiddetle gerçekleşeceğini göstermiştir.

Oyun tek perde, 80 dakika ama kendi içinde, ışıkların yanıp sönmesiyle ayrılan üç ayrı sahne var.

Birincisinde, bir psikolog adam Kadın’la konuşuyor. Onu neden çocuklarını öldürdüğü konusunda sorguluyor. Amacı Kadın’ı yaptıklarından pişman etmek. “İyileştirmek” yani kadını o isyancı ruhundan soymak, itaatkar yapmak, evcilleştirmek. Bir kadını köle yapmak. Adam Kadın’la konuşurken şöyle diyor:

Adam: Evet senin iyiliğini istiyorum. Yapmam gereken bu!

Kadın: (…) Bir kadının ne zaman ne yapacağına daima bir erkeğin mi karar vermesi gerekir?

..

Kadın: Senden öğrenmem gereken bu değil mi ? Cici bir küçük kız olmak ve böylece geri dönüp yaşamın keyfini çıkarmak.

Adam da karısının isyankar ruhunu şu sözlerle anlatıyor:

Adam: Onda beni korkutan şey, onda sevdiğim şeydi. Her şeyi yapabileceği, her şeyi denemeye, her töreye karşı gelmeye, her kuralı yıkmaya, evini ve ailesini fırlatıp atmaya, hiç tanımadığı bir adamla yeniden başlamaya hazır olmasıydı.”

Oysa, Adam Kadına hiçbir zaman layık olamamış birisi. Güçsüz. Bunu sorgucu da söylüyor. “Bana pek erkek gibi gelmiyor. Ağlağın, zırlağın teki. Hiç de öyle tarif ettiğin gibi değil. Hakkında çıkan efsanelerdeki gibi değil…”. Sorguda, hemen ikinci seansta teslim olmuş bir adam.

Ayrıca, adam bencil, kendi hırslarının ve zevklerinin kölesi bir kişi. Kadını adalı olduğu ve başka renkten birisi olduğu için her zaman öteki ve kölesi olarak görüyor. Kendinden aşağı ve onu istediği zaman fırlatıp atabileceği bir eşya olarak kabul ediyor.

Sorgularda, pişmanlık duyanlar, itirafçılar, işkenceciler tarafından direnenlerin de teslim olması için kullanılırlar. Adam da, burada, kadının pişmanlık duyması için kullanılıyor. Adamı çözen sorgucu kadın “onun pişmanlık getirmesi lazım” diyor.

Adam: Bu… uzun sürecek. Onu … işbirliğine zorlamak.” diyor. Ve sonra işkenceciye soruyor: “Çember hiç kapanıyor mu?” Kadın (işkenceci): “Onu iyileştirebilirsen, evet.” diyor.

İşkenceciler çözülen bir adamı kullanabildikleri kadar kullanırlar. İşbirlikçiler böylece artık kendilerine yabancılaşmış birer köle birer kukla olarak kalırlar.

İşkenceci işbirlikçileşen adamı, kadını teslim almak, pişman ettirmek, boyun eğdirmek için kadının hücresine gönderiyor. Kadın isyanını sürdürüyor. “Kadın: … Kimse sürekli sözler vererek, diğer yaşamlara zarar vererek, onları alt üst ederek ve bunların karşılığını almadan hayatını sürdüremez. Ancak…artık yeter” diyor. Adam yine kadına evcilleşmesini, boyun eğmesini, kendini tedavi etmeye çalışmasını öneriyor. Ve ona şöyle diyor: “Adam:…Senin sahibin biziz.” Kadın buna şöyle yanıt veriyor. “Kadın: Benim sahibim değilsin. Sana istediğini vermeden sahibim değilsin. Pişmanlık getirmeden sahibim değilsin. Ama sana bir şey söyleyeyim. Pişmanlık getirirsem, ben ben olmam. Kendim olmayı bırakmam gerekir. Yarın, öbür gün ya da bir milyon yıl sonra pişmanlık getiren her kimse, o ben olmayacağım, anladın mı?”

Medea da kaderine boyun eğmeyen, isyan eden, direnen ve asla teslim olmayan kadın sembollerden birisidir. Onun eylemi hala ülkemizde ve dünyanın geri kalmış diğer ülkelerinde hüküm süren kumalık sistemine karşıdır. Bu kadını köle olarak gören sistem Medea gibi cesur, direnen devrimci kadınlar tarafından ortadan kaldırılacaktır.

Oyunun sahnelemesine gelince, aynı zamanda oyunun erkek oyuncusu da olan Muharrem Özcan’ın ilk yönetmenlik denemesi olmasına rağmen oyunun sahnelenmesi çok başarılı.

Dekor karanlık işkence hücrelerini çok güzel anlatıyor. Fonda silik bir biçimde görülen ağaçlı manzara belki de tutsakların özgürlüğe ve dışarıya olan özlemlerini simgeliyor. Tam da sahnenin arkasındaki duvarın üzerinde saate benzeyen sayılar olmayan ve yelkovanla akrep de olmayan yanızca bir tane dönen bir gösterge olan yuvarlak bir daire var. Bu da belki sorgu odalarında, saatlerin anlaşılmadığını, sabahla akşamın arıştırıldığını gösteriyor. Bunun dışında sahnede, seyiciye göre solda bir kişilik bir yatak ve sahnenin ortasında küçük bir havuz var. Gerilimin arttığı zamanlarda bayan oyuncu buraya bazen başını sokuyor, erkek oyuncu da burada yüzünü yıkıyor. Bir de, sağ tarafta bir kare şeklinde tahta masa var.

Işık da başarılı. Hakan Özipek oyunun bölümlerini ve oyunun en sonunda, sorgucunun kendi eşi olduğunu anlayan kadınla erkeğin birbirlerine bakışında çok parlak bir ışık kullanıyor ve bu ışık yavaş yavaş sönerken oyun da sonlanıyor.

Kostümler, kadın ve adam açık mavi ya da gri kolsuz bir bluz ve kahverengi bol pantalon giyiyorlar. Oyuncular sorgucuyu oynadıkları zaman beyaz bir doktor gömleği giyiyorlar ve gözlük takıyorlar.

Selen Öztürk ve Berk Öztürk’ün müzikleri de başarılı.

Oyunculara gelince gerçekten başarılılar. Kadını oynayan Derya Artemel Medea’nın ya da Kadının psikolojisini çok güzel yansıtıyor. Anlaşılan titiz bir psikolojik inceleme yapmış. Bazen onun deliliğe varan duygularını, gerilimini ve çocukları için üzülmesini sahnede başarıyla canlandırıyor. Muharrem Özcan da rolünün hakkını veriyor.

Estetik kaygısıyla yapılmış bir politik tiyatro eseri izlemek isteyenlere “Araf”a gitmelerini öneririz.

İlgili Yazılar