Mimarlık insanın ve toplulukların temel gereksinimlerinden olan barınma faaliyeti ile ilişkili olarak insanlığın kendi tarihi kadar eskidir. Dolayısıyla insanın ve toplumların kendileri tarafından gerçekleştirilen temel gereksinimlere yönelik bir eylemdir. Toplumlarla mimarlığın bu doğrudan ve organik ilişkisi tarihte öncelikle tiranların anıtsal yapılarının inşaasında zedelenmiş her coğrafya ve kültürde parasal gücün ve siyasi iktidarların temsilcisi olan ve kendisine olağanüstü hatta kutsal nitelikler atfedilen bir ‘mimar’ figürü ile bu bağ koparılmıştır. Daha sonra ise masonik gizli örgütlenmeler aracılığı ile kendi içine kapalı bir meslek loncasının gelişmesi sonucu, mimarlık kurumu giderek özerkliğini ve kendi gücünü tescil etmeye başlamıştır. Son aşamada ise endüstri devrimi, kapitalist ekonomik/siyasi düzen ve teknokrat tekelleri aracılığıyla egemen sınıfların icraatlerini meşrulaştırdığı uzmanlaşma mekanizması içerisinde ‘mimarlık’ mesleği de fiziki çevrenin oluşumunda bir tür üstten bakışa sahip, elitist bir tekel oluşturma yolunda adımlarını hızla atmaya başlamıştır. Bu doğrultuda da siyasi ve ekonomik güç odaklarının kurduğu düzenekte kendi çarklarını yerleştirmeye başlamıştır. Bu süreç, literatürde Tanrı Kompleksi’ olarak tanımlanan durumu, yani mimarların kapılageldiği bir tür hastalığı ortaya çıkarmıştır. Bu süreçte mimar her tür toplumsal duyarlılık ve sorumluluktan uzak ‘yüce yaratıcılar’ olarak görülmüş, mimarlar da bu yükün altında ezilmiş ve toplumcul yaklaşımlardan daha da hızla sapmışlardır.

Mimarlık bizlere çok erken yaşlardan itibaren ‘tanrı vergisi yeteneğe sahip ayrıcalıklı kişiler tarafından gerçekleştirilen gösterişli, ışıltılı, süslemeli yapılar; saraylar, gökdelenler, anıtlar üzerinden tanıtıldı. Her insan doğasında olan kendi çevresini kendi ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirebilme yetisini ise giderek kendinden daha usta ve yetkin gördüğü (öyle görmeye koşullandırıldığı) bir başkasına, yani mimara devretmeye başladı.

Mimarlık eylemi doğal ve kolektif niteliğinden uzaklaştırılıp, araya profesyonel bir figür (yani mimar) konarak toplumun elinden alınmış ve güçlülerin biçimlendirebileceği bir mekanizmaya dönüştürülmeye başlanmıştır. Giderek ‘mimar’ figürü nezdinde bireysel bir çaba, yetenek, bilgi ve başarı olarak görülen inşa ve mimarlık eylemine ilişkin anlayış, mimar görevini üstlenen bireye, mimarlığı ortaya çıkaran pek çok diğer aktörden (mühendisiler, teknikerler, esnaflar, vs. ve özellikle de işçilerden) daha ayrıcalıklı bir değer atfetmeye başlamıştır. Mimara atfedilen bu abartılı değer, mimarın bireysel egosunu giderek ve artarak daha ön plana çıkarmış ve bu egonun tatmini ise kapitalist sistemde bina ve arsayı sahiplenen güç odaklarınca sağlanmıştır. Mimarın egosu ve erk’in kaynakları birbirini büyüten bir çarklı sisteme ve bir kısır döngüye dönüşmüştür.

Oysa insan doğadaki pek çok canlı gibi toplumsal bir varlıktır. Biz insanlar da yeryüzündeki diğer pek çok canlı türü gibi topluluklar halince yaşar, üretir ve dolayısıyla da fiziki yaşam çevrelerimizi de topluluklar halinde ve kolektif bir bilinçle meydana getiririz. Karınca toplulukları, arı toplulukları, termit toplulukları gibi kitlesel üretim yapan organizmaların yaşam çevreleri onların kolektif yaşamlarını yansıtacak niteliklere sahiptir. Harrandaki geleneksel toprak evler ile karınca topluluklarının yuvaları arasında ki şaşırtıcı benzerliğin yanısıra, karıncaların yer altında ürettikleri ulaşım ağları ile insanoğlunun yeraltı ulaşımını sağladığı metro ağları arasındaki ilişki, ve yine bir tür karınca olan termitlerin inşa ettikleri kuleler ile büyük atriumlar arasındaki büyük benzerlik, ve hatta bu organik kuleler ile bizim yarattığımız geleneksel yapılar- daki doğal havalandırma sistemleri arasındaki temel benzerlikler mimarlığın kitlesel niteliğinin birer kanıtı olarak gözlerimizin önüne seriliyorlar.

İnsanların ürettikleri fiziki çevreler ise geleneksel toplulukların birlikte imece usulüyle ürettiği sivil mimari ortamlarda (örneğin, köylerimizde, gecekondularımız- da, eski mahallelerimizde vs.) bu kolektif bilinci, birbirine saygıyı ve özeni, ayrıca tevazuyu hala sergilemeye devam ederken, diğer yanda günümüzün ‘modern’ veya ‘çağdaş’ olarak tanımlanan kentsel ortamları oldukça bireysel bir nitelik sergiler. Buralarda her binanın diğerinin önüne geçmeye çalıştığı, daha yükseldiği, daha yeni ve pahalı malzemeler kullanarak kendini göstermeye gayret ettiği binalardan oluşan yorucu ve rahatsız edici çevrede buluruz kendimizi.

Mimarın bir yandan toplum için mimarlık yaptığına dair teorik bilgi ve öte yandan da kapitalist sistemin güç odaklarına hizmet eden pozisyonu mimarda bir tür ‘iki yüzlü’ yapı oluşmasına sebep olagelmiştir. Bir yandan mimarlar yapının çevresine verdiği olumlu katkılardan bahsederken asıl odakları, daima yapının maliyeti, işletme kolaylığı, karlılığı vs. olmuştur. Dolayısıyla mimar kendine atfedilen bu gücü (ihtiyacı olan asıl güç olan toplumun kendisinden uzaklaştığından) başka güç odaklarında, özellikle de sermayenin ve politikanın güç odaklarında aramaya başladı. Örneğin, Hitler ve devletin baş mimarı Speer, Mussolini ve şahsi mima Terragni arasındaki bu güç mimarlık ilişkisi, bu kirli işbirliğinin tarihteki en çarpıcı ve en karanlık örneklerinden olmuştur. Zorlu Holding’in boğazın ön görünüm bölgesinde tüm imar kurallarını delen ve tüm boğaz coğrafyasını ve kamusal mekanı ezen abartılı binası, Torunlar Holding’in 10 işçinin hayatına mal olan, ve zaten aşırı sıkışık bir kent merkezi olan Mecidiyeköy’e ekstra yoğunluk getiren devasa binaları, Bospho- rus 360 adıyla bilinen ve Etiler Polis Okulu alanının El-Kaide bağlantılı olduğu iddia edilen ve hükümet yetkililerin ortaklığının da 17 aralık sürecinde ortaya çıktığı projedeki gibi pek çok büyük bina kompleksi, her açıdan sergilediği abartısıyla halkı ezmeye çalışan ve ‘kaçak saray’ olarak da bilinen cumhurbaşkanlığı sa- rayı, bireysel güçlerin mimarlık aracılığıyla toplumu nasıl ezdiğinin en yakında gördüğümüz somut örnekleridir. Diğer pek çok kentsel dönüşüm projesi adı altında gerçekleşen rant odaklı yıkıp yerinden etme ve soylulaştırma projeleri, mimarlığın nasıl bir silah olarak kullanıldığını ve şiddet aracı olarak kullanıp kamuyu toplumu taciz etme mekanizması haline geldiğini açıkça gözler önüne sermiştir artık.

Başlangıçta da sözü edilen ve mimarlığın toplumsal yörünge- sinden çıkarılmasında araç ola- rak kullanılan Tanrı Kompleksi’ o kadar etkili bir hastalıktır ki; kent içinde daha çok rant yaratabilmek için diğer binaların önüne geçmek üzerine örgütlenen vahşi emlak sektörünün akrobatı haline gelen mimar, bir yandan kendi etik kay- malarını binaların gerçek kullanı- cısı ve dolayısıyla gerçek sahibi olan halktan gizlemeye yönelik ilüzyon gösterisi yapan, diğer yandan da binalara para ve siya- si güçleriyle sahip olan zenginleri eğlendiren bir şovmen durumuna düşer ve ne yazık ki bunun farkı- na dahi varmadan bu çarkın için- de kendini tüketir.

Kendisine biçilen ‘orkestra şefi mimar’ rolünü oynamak için bilgi- si olmayan alanlarda da son sözü söyleme gayreti içine ve hatasına düşen mimar, bina üretiminde rol alan aktörlerden sürekli rol çaldı- ğından eser olması gerektiği gibi icra edilemez hale gelir. Meka- nın bir emlak ürünü, binanın bir emlak değeri, mimarın da bir iş adamı olduğu bu düzeni hiç sor- gulamaz. Sorgulamak bir yana, vahşi emlak sektörüne hammad- de olarak emlak işçisi mimarlar yetiştiren bir eğitimden bir an önce çıkıp emlak kölesi çömez mimar olabilmek için can atar ve bu mekanizmanın hiç farkına bile varamaz hale getirilir. Bu süreç ve mekanizmanın çarklarından has- belkader ezilmeden çıkıp kendi işini kuran, dolayısıyla bu vahşi rekabet ortamında kendini halk deyişi ile ‘daha uzağa yapabilme yarışı’ içinde bulan bu hastalıklı

mimar figürü, bu bireysel başarı yolunda toplumsal her tavizi de mubah görmek durumunda kalır. Kendini güç ve para sahiplerine beğendirmeye çalışan ve kendini ve ürününü pazarlamaya çalışan mimar da, o mimarın yaptığı mi- marlık da kaçınılmaz olarak enin- de sonunda meta haline getirile- gelmiş olup, özünde tamamıyla toplumsal olan bu eylemi dahi, fiziki çevrenin nasıl olması gerek- tiğine dair söz hakkı olduğunu sa- nan bir sınıfın hakimiyetine teslim etme hatasını uzun süredir sürdü- regelmiştir.

Mimarlık eğitimi ise, yukarıda anlatıldığı üzere emlak ve in- şaat sektörlerinin de müdahale ve körüklemesiyle birlikte, birer mimarlık kahramanı yaratmaya odaklanmış şekilde koşullanıyor. Dünyada sayıları belli ve bazı lo- bilerce desteklenen küresel ‘star mimarlar’ birer mimarlık camiası şöhreti olarak sürekli ön plana çıkarılmakta, onların yapıları, bu binalar hakkında söyleyip yazdık- ları çeşitli mecralarda basılıp ya- yınlanarak mimarlık adaylarının önüne varmaları gereken idealler, örnek almaları gereken rol model- ler olarak pazarlanmaktadır.

Oysa mimarlık toplum için top- lum tarafından pratik edilen bir eylemdir. Ne mutlu ki, en çok gözler önünde teşhir edilen, ba- sında en çok pompalanan her olgu o alandaki etkinliğin çok kü- çük bir yüzdesini oluşturmaktadır. Dolayısıyla yine ne mutlu ki, her alanda olduğu gibi dergilerde, reklamlarda, gazete sayfalarında mimarlık alanında da gördüğü- müz bu pırıltılı mimarlık faaliyeti gerçek barınma faaliyetinin çok küçük bir yüzdesini oluşturmakta- dır. Halklar kendi çevrelerini kendi

basit imkanlarıyla imece usulüyle kendileri üretmektedirler. Mimar- lık anlayışının temel bir kolu ve mimarlık eğitiminin de alternatif yaklaşımları mimarlık denilen ol- guyu toplumsal bir eylem olarak algılayarak mimarlık bilgi alanı- nı bu yönde geliştirmeye devam etmektedir. Kendini toplumun bir parçası olarak görebilen bir mi- marlık anlayışı ise hala mümkün ve ana akım mimarlık anlayışı ve eğitiminin yanında mütevazı bir şekilde varlığını sürdürmeye devam ediyor. Örneğin, mimar- sız mimarlık, gerilla mimarlığı, üçüncül mekanlar, vs. gibi mimar- lık anlayışları binayı komünal bir ürün, mimarlığı ise toplumsal bir eylem olarak algılayan mimari öğretilerdir. Halkın Mimar Mühen- disleri (HMM) ve Mimar Meclisi (MM) de bu anlayışla, mimarlık pratiğini, bu bilgiye ihtiyaç du- yan halkın hizmetine doğrudan sunmayı hedeflemişlerdir. Gücün hizmetinde ve onların temsilcisi olan, ranta hizmet eden, egosu yüksek ve şişkin bir mimar figürü yerine hem meslektaşlarıyla hem de halkla beraber imece usulü içinde hareket eden, direngen bir mimarlığı hayata geçirmek gayre- ti içindedirler.

Artık asıl ve temel soru; mimar olarak toplum ve birey, kamu ve özel arasında nerede durduğumuzdur. ‘Mimarlık uygulanageldiği ve öğretile durduğu gibi birey olarak özel sektör için yapılan bir meslek etkinliği midir?’ sorusu- nun cevabını verebilmektir

İlgili Yazılar