Bir uğultu var duyuyor musunuz? Sürekli, hep ve daima… Bir tarlanın ortasında, bir dere kenarında, gecenin en sessiz yerinde durun dinleyin. Uğultular, fısıltılar…
Kapatın kapılarınızı, pencerelerinizi; susturun her şeyi ve dinleyin. Duydunuz mu? Kaval sesi gibi 
bir uğultu ve küçük fısıltılar. En çok da sabaha karşı tan yeri ağarırken…
Hayır, ben değilim o. Rüzgar da değil, su da. Ben daha çok harlayan ateşin sesine benzetiyorum 
aslında.
Bir gün öğle vaktiydi sanırım. Yada akşama eviriliyordu da gün, ben yanıyordum öğle güneşi 
gibi… Unuttum ki unutulmayacak bir andı. Zaten ben de ayrıntıları unuttum. O an böğrüme bir 
sancı saplandı desem size, sivri bir hançerin ucunu canı yakmakta en tecrübeli bir kimyasala 
batırmışlar, yavaş yavaş kazıyorlar beni. Sivri tırnaklı bir şahin oyun oynar gibi delmekte 
bağrımı ki ve daha çok hançer sahibiyle boğuşuyor gibi kıvranan, yönsüz etimin içinde…
Yok. Tarifi imkansız. Ancak ölüm döşeğinde en gerçek haliyle sayıklarım Canım acıyor değil, 
canım ağrıyor işte. Tüm doğanın damarlarına işleyecek kadar ki bir deprem bile böyle kırmamıştı 
belimi. Ağlayışlar yakarışlar duymuyorum hiç.
Öfkeli bir sessizlik var sadece. Yağmur yağıyor. Evet, sıcağa rağmen yağmur yağıyor. Gölleri mi sarstım nedir, yükselsinler diye göğe?
Sonra bir ana eğildi kulağıma; “Toprak ana, bilirim senin de yüreğin var ki hiçbir ananın yüreği taş değil. Evlatların yüreği taş derler, o da yalan anam.
Taşlaştıran insanı zulümdür, açlıktır, acıdır. Zulüm iyi bir heykeltıraş ana! Ben de anayım, 
anlarsın beni. Evladımı gömüyorum bağrına, iyi bak ona.”
Hiç böyle öfkeli direngen ve umutlu bir ses duymamıştım ben. Ölülerini gömenlerin ne umudu 
olabilirdi ki zaten, kendi yaşamlarından başka. Ama başkaydı bu. Sıcaktı yanıyordu bağrım. 
Sıcaktı ölümsüz ölü. Sıcaktı, yanıyordu; kordu bağrıma gömdükleri.
Ben ana olalı milyarlık tarihim var. Hayat suda başlayıp evrilir bana. Ateşten kız da demiş 
Hayat suda başlar, suya gömün beni!” diye. Yok! Öldükten sonra da hukuku var insanoğlunun: Suya 
gömülmek yasak.
Hey deniz! Gel de su bas bağrıma, yanıyor! Al bu alevli hayatı, yeniden başlat. Emanetimdir, bir 
anaya sözüm var.”
Başlıyor hayat yeniden daha güzele doğru. Çünkü sessiz kalabalık haykırıyor şimdi;
“şehitlerimiz ölümsüzdür!”
Analar, ateşten yeni kızlar, oğullar do-
ğuruyorlar bana. Evet, bana doğurur aslında tüm analar. Kimisi kor gibi girer koynuma, tohum 
saçar… Kimisi sönmüş volkan ağzı gibi sessiz ve yalnız. Analar, babalar, insanlar, canlılar 
benim bağrıma doğar aslında. “insan öldü mü yakmalı bizi.” deriz biz doğaca. Ateşten tohum ol-
malı. Ama dedim ya tarifi imkansız ben böyle yanmadım.
“İnsan öldü mü, yazmalı kendi tarihini.” deriz. Bazen ağlarız fırtınalar boyu; katledilen, 
sahipsiz, parçalanmış, gözleri donakalmış çocuklara… Ben böyle yanmadım yine de. Bazıları 
gelir. Öyle ölmüşler ki, haberleri yoktur öldüklerinden. Ölmemiş gibi dinç yakışıklı ve gençtirler. 
Bir de çocuklar gelir açlıktan ölen, panzer altından, göçük altından, bir bombanın içinde kal- 
mış. Küçüktür çünkü, bomba onu içine almıştır. Dedim ya ben böyle yanmadım diye, diğerleri için 
yanmadığımdan değil… Koynumdaki ateşten kızın, bir daha öyle ölü çocuklara, öyle donuk gözlere 
yanmayalım diye yandığından ben böyle yanmadım. Koynuma giren kız diğerleri için hala ateşten 
türküler mırıldandığı için ben böyle yanmadım. Her yanıma tohumlar saçtı-
ğı için ben böyle yanmadım. Kardeş toprakların, kardeş anaların bağrındaki genç kızlarla, 
oğullarla sohbeti tükenmediği için ben böyle yanmadım. Duymuyor musunuz?
nce bir kaval çalıyor, sabahları uyandırmak için yoldaşlarını, ensesinden kurşunlanan 
Filistinli ölü bir müzisyen. Ateşten kız fısıldıyor sabah mahmurluğuyla, “Zaferi şehitlerimizle 
kazanacağız.” Iraklı bir ana tilili çekiyor doğan güne. Tek kollu ölü çeçen çocuk barabana vuruyor 
hızlıca. “Kalkalım artık, savaş daha bitmedi.” Parçalanmış vücuduyla geriliyor ölü enkaz kurbanı 
amca, fısıldıyor “Katiller halka hesap verecek.”
30 kiloluk bir ölü ana gülümsüyor yine “Biz halkımızla ekmeğimizi bölüşemeyiz belki ama canımızı 
bölüşürüz.” Elleri kesilmiş fiilili bir gitaristle başlıyorlar bir ezgi söylemeye. Yanan köyünden 
çıkamamış bir delikanlı, Kürtçe eşlik ediyor onlara.
Kapatın kapılarınızı, pencerelerinizi. Susturun her şeyi ve dinleyin. Duydunuz mu? Kaval sesi gibi 
bir uğultu ve küçük fısıltılar. En çok sabaha karşı tan yeri ağarırken…

İlgili Yazılar